Zorunlu arasında

Kasko Sigortası Fiyatları 2021 0553 6681800

2020.11.24 20:36 turkiyesigorta Kasko Sigortası Fiyatları 2021 0553 6681800

Kasko Sigortası Fiyatları 2021 0553 6681800
Kasko Sigortası Fiyatları 2021 0553 6681800
https://turkiyesigortafiyatlari.com/kasko-sigortasi/

https://turkiyesigortafiyatlari.com/kasko-sigortasi/

Kasko Sigortası Fiyatları 2021

Kasko nedir?

Kasko sigortası sigortalı araca gelebilecek her türlü hasara türkiye sigorta fiyatları (yanma, çalınma, hırsızlık, doğal afetler veya kaza) karşı sigortalıyı koruyan bir poliçe türüdür.
Kasko, aracınızı tercih ettiğiniz teminatlarla güvence altına alabileceğiniz bir sigorta ürünüdür. Zorunlu Trafik Sigortası’nın aksine tamamen isteğe bağlıdır. Süresi 1 yıldır ve aracınızı çarpma, çarpışma, çalınma, yanma, sel, deprem, terör gibi durumlarda güvence altına alır.
Kasko Sigortası’yla aracınızı nasıl koruyabileceğinizi 1-2 ufak örnekle daha kolay açıklayabiliriz:
  • Bir sabah işe gitmek üzere aracınızı otoparktan çıkartırken karşıdaki ağaca çarpıyorsunuz ve aracınızın far, tampon ve kaputunda hasar meydana geliyor. Kasko sigortasıyla aracınızda oluşan bu zararı teminat altına alabilirsiniz.
  • Yine bir gün trafikteyken bir araca arkadan çarptınız ve hem sizin hem de çarptığınız araçta hasar oluştu ve kusur tamamen sizde bulundu. Bu durumda çarptığınız araç için hasar 3. bir kişiye zarar verdiğiniz için sizin Zorunlu Trafik Sigortanız’dan karşılanacak, sizin hasarınız da kasko sigortasına konu olacaktır.

Kasko Hesaplaması Nasıl Yapılır? Sigorta Fiyatları Neye Göre Değişir?

Kasko hesaplaması her sigorta şirketine göre farklı kriterlerle yapılır ancak genel olarak listelemek gerekirse sigorta fiyatlarını araç marka ve modeli, T.C. Kimlik numarası üzerinden elde edilen yaş, cinsiyet ve kaza geçmişi bilgileri, ruhsatın bağlı olduğu il, varsa aracın hasar geçmişi, meslek bilgileri gibi kriterler etkiler. Bunlar içerisinde aracın marka ve modeli sigorta şirketleri için temel değerlendirme kriterlerindendir. Şirket tarafından aynı araca marka ve modeline ait geçmişte yapılmış hasar adedi (frekans), aracın yedek parça fiyatları, üretim adedi, aracın fiyatı gibi kriterler sizden bilgi alınmaksızın sigorta şirketleri tarafından incelenir ve kasko fiyatları bu ve bunun gibi hesapların bileşimi üzerinden yapılır.
Yani basitçe özetlemek gerekirse; aracınızın spor araç veya yedek parçasının pahalı olup olmadığı, sizin veya aracınızın daha önce bir kaza kaydının olup olmadığı, yaşınız, araç yoğunluğundan ötürü plaka iliniz veya mesleğiniz kasko primizini belirlerken sigorta şirketleri tarafından değerlendirilir.

Satın Alırken En Ucuz Kaskoyu Mu Tercih Etmelisiniz, En Doğru Teminatlıyı Mı?

Bu sorunun cevabı tabi ki en doğru teminatlı kasko olacak! Aracınızı güvence altına almak için kasko yaptırıyorsunuz ama ucuz olacak diye sigortanız aracınızın başına gelebilecek hasarları teminat altına almıyor, olacak şey mi? Sigorta alırken önerimiz soru sorun ve poliçenizde gördüğünüz her teminatı inceleyin, ne olduğunu anlamıyorsanız da sorun çünkü İhtiyari Mali Mesuliyet’in, Yeni Değer Klozu’nun, Hasarsızlık Koruma Teminatı’nın veya Muafiyet’in ne demek olduğunu bilmek zorunda değilsiniz. (Bu arada biz ilerleyen yazılarımızda size ne olduğunu anlatacağız ama siz o zamana kadar merak ederseniz, SigortayerineSOR’un, anlatalım.) Teminat poilçenizde olsa bile limiti düşük olursa yine bir hasar anında zararınızı karşılamayabilir, yani ucuzu tercih edeyim derken hasarda yanınızda olamayacak bir sigortayı satın alıyor olabilirsiniz.

Kasko Değer Listesi Nedir?

Kasko Değer Listesi aracınız için belirlenen piyasa bedelinin bulunduğu listedir. Bu liste, Hazine Müsteşarlığı’na bağlı Türkiye Sigorta Birliği tarafından yayınlanmakta ve yıllık olarak güncellenmektedir. 2013 yılı Nisan ayı itibariyle araç bedeli “rayiç bedel” adı altında kasko poliçeleri üzerinde yer almaktadır.

Plakadan Araç Sigorta Sorgulaması Yapılabilir Mi? Kasko Sorgulaması Nasıl Yapılır?

Yine Hazine Müsteşarlığı’na bağlı olan Tramer üzerinden Kasko ve Zorunlu Trafik Sigortası sorgulaması yapabilirsiniz. Tramer online çalışır ve Kasko veya Trafik Sigortası yapıldığı anda sisteme yansır ve sorgulanabilir. Bu sebeple ruhsat bilgileriniz üzerinden sigorta poliçenizin basılı hali olmasa da trafik polisleri sigortalarınızı sorgulayabilmektedir.
Tramer’den Plaka ve T.C Kimlik Numarası, Plaka ve Vergi Kimlik Numarası veya geçmiş poliçe bilgileri üzerinden mevcut Kasko ve Zorunlu Trafik Sigortası bilgilerine ulaşabilirsiniz.

KASKO SİGORTASI NEDİR?

Kasko sigortası kaza, çalınma, yanma gibi çeşitli başlıklar altında aracınızda olası kazaları içeren maddi güvence sunuyor. Zorunlu olmayan bu sigorta türü sıfır veya ikinci el araçlara yapılabilir.Trafik kazaları ve buna bağlı olarak gerçekleşen maddi kayıplar sadece sizden kaynaklı olmamakla birlikte kimi zaman karşı taraftan veya ortamın getirisi olarak da karşınıza çıkabilmektedir.
Teminat kapsamına göre kasko sigortası ürünleri nasıl sınıflandırılır?
1 Nisan 2013’ten itibaren Kara Araçları Kasko Sigortası Genel Şartları’na göre 4 farklı ürün sunulmaktadır. Bu ürünleri Dar Kasko, Kasko, Genişletilmiş Kasko ve Tam Kasko’dur.

Kasko sigortasının ana teminatları nedir?

\ Aracın karayolunda veya demiryolunda kullanılabilen motorlu, motorsuz araçlarla çarpışması \ Araca sabit veya hareketli bir cismin çarpması veya aracın böyle bir cisme çarpması devrilmesi, düşmesi, yuvarlanması gibi kazalar * Üçüncü kişilerin kötü niyet veya muziplikle yaptıkları hareketler ile fiil ehliyetine sahip olmayan kişilerin yol açacağı zararlar * Aracın yanması * Aracın veya araç parçalarının çalınması veya çalınmaya teşebbüs edilmesi * Grev, lokavt, kargaşalık, halk hareketleri ve terör sonucu oluşan zararlar ile bunların etkilerini azaltmak için yetkili organlar tarafından yapılan müdahalelerde oluşan zararlar * Sel su baskını zararları * Araçta sigara ve benzeri maddelerin teması sonucu oluşan yangın dışındaki zararlar * Yetkili olmayan kişilere çektirilen araca gelen zararlar ile kurallara uygun olmadan çekilen veya çektirilen araçlara gelen zararlar * Kemirgen hayvanların araca vereceği zararlar

Kasko hasarsızlık indirim oranları nelerdir?

\ İlk 12 aylık sigorta süresi sonundaki yenilemede %30 \ İkinci 12 aylık sigorta süresi sonundaki yenilemede %40 * Üçüncü 12 aylık sigorta süresi sonundaki yenilemede %50 * Dördüncü 12 aylık sigorta süresi sonundaki yenilemede %60
Bu oranlar şirketler arasında değişiklik gösterir, fakat genelde uygulama bu şekildedir.

Kasko nasıl bozulur?

Kasko sigortalarında teminatların kullanılması durumunda hasarsızlık oranı etkilenmektedir. Hasarsızlık indirimi %60 oranlarına kadar çıkabilmektedir.

Hangi durumlarda kasko ödeme yapmaz?

* Herhangi bir nükleer yakıttan veya nükleer yakıtın yanması sonucu nükleer atıklardan veya bunlara atfedilen nedenlerden meydana gelen iyonlayıcı radyasyonların veya radyo-aktivite bulaşmaları ve bunların gerektirdiği askeri ve inzibati tedbirlerin neden olduğu bütün zararlar (Bu bentte geçen yanma deyimi kendi kendini idame ettiren herhangi bir nükleer ayrışım olayını da kapsayacaktır), * Kamu otoritesi tarafından çekilme hali hariç araçta yapılacak tasarruflar nedeniyle meydana gelen zararlar, * Poliçede gösterilen aracın, ilgili mevzuat hükümlerine göre gerekli sürücü belgesine sahip olmayan kimseler tarafından kullanılması sırasında meydana gelen zararlar, * Aracın, uyuşturucu madde veya Karayolları Trafik Yönetmeliğinde belirlenen seviyenin üzerinde alkollü içki almış kişilerce veya aynı mevzuatta alkollü içki alamayacağı belirtilen kişilerce alkollü içki alınmak suretiyle kullanılması sırasında meydana..

Aracın çekilmesi esnasında oluşan hasarla kasko sigortasına dahil midir?

Kamu otoritesi tarafından çekilmesi esnasında oluşan hasarlar teminata dahildir. Bir hasarı takiben aracın çekilmesi sırasında, araçta oluşan hasarlar teminat kapsamındadır.

Kasko sigortalarının genel şartlarında kasko ürünlerinin çeşitleri nedir?

01.04.2013 tarihinde yürürlüğe giren genel şartlarda
*DAR KASKO *KASKO *GENİŞLETİLMİŞ KASKO *TAM KASKO olmak üzere ürün isimleri ve içerikleri tanımlanmıştır.Servis ve hasarda kullanılacak parça seçimi sigortalının tercihine bırakılmış, poliçe prim hesaplamasında bu seçim kriterleri de baz alınmıştır.
Dar Kasko: Kasko sigortası genel şartlarında yer alan teminat gruplarından yalnızca bir kısmı için teminatın verildiği üründür. Kasko: Kasko sigortası genel şartlarında yer alan teminat gruplarının tamamı için teminatın verildiği üründür. Genişletilmiş Kasko: Kasko sigortası genel şartlarında yer alan teminat gruplarının tamamı ve bu genel şartlarda ek sözleşme ile teminat kapsamına dahil edilebilecek risklerden bir kısmı için teminatın verildiği üründür. Tam Kasko: Kasko sigortası genel şartlarında yer alan teminat gruplarının tamamı ve bu genel şartlarda ek sözleşme ile teminat kapsamına dahil..
submitted by turkiyesigorta to u/turkiyesigorta [link] [comments]


2020.11.24 04:59 turkiyesigorta Motosiklet Sigortası Fiyatları 2021 : 0553 668 1800 Kasko Trafik

Motosiklet Sigortası Fiyatları 2021 : 0553 668 1800 Kasko Trafik
Motosiklet Trafik Sigortası Merak Ettikleriniz
Trafik Sigortası kapsamındaki ürünlerimizden biri olan Motosiklet Trafik Sigortası ile, trafikte kusurlu olarak zarar verdiğin üçüncü şahısların maddi ve bedeni tazminatlarını, teminat limitleri dahilinde öder.
https://turkiyesigortafiyatlari.com/motosiklet-sigorta-motosiklet-sigorta-fiyatlari-2021/

https://turkiyesigortafiyatlari.com/motosiklet-sigorta-motosiklet-sigorta-fiyatlari-2021/
  • 100 cc motosiklet sigorta fiyatları
  • 150 cc motor sigorta fiyatı
  • 2 el motosiklet sigorta
  • 100 cc motor Sigortası ne kadar
  • Motosiklet sigorta fiyatları Forum
  • Motosiklet sigorta fiyatları Forum
  • Motosiklet trafik sigorta Fiyatları
  • Atv motor sigorta ücreti

Kasko Sigortası ile Zorunlu Trafik Sigortası arasındaki fark nedir?

Kısaca; Kasko Sigortası senin uğrayacağın zararları, Zorunlu Trafik Sigortası ise senin karşı tarafa vereceğin zararları karşılar.

Motosiklet Trafik Sigortası manevi tazminat taleplerini karşılar mı?

Zorunlu Trafik Sigortası kapsamında yer alan Motosiklet Trafik Sigortası sadece maddi tazminat taleplerini, teminat limitleri dahilinde karşılar. Manevi tazminat taleplerini karşılamaz.

Motosiklet Trafik Sigortası yaptırmak neden zorunlu?

Motosikletinle trafikte zarar verebileceğin üçüncü kişilerin maddi ve bedeni zararlarını karşılaman için zorunludur.
Motosiklet sürücüsü olmak her ne kadar keyifli olsada gerekli önlemleri almak gerekir. Güvenli bir yolculuk, motosiklet sürücülerinin öncelikleri arasında yer alır. Çoğu kişi de risklerinden dolayı motosiklet almaktan vazgeçer. Motosiklet ile keyifli ve güvenli bir yolculuk için uyulması gereken bazı kurallar vardır. Bu kuralların başında trafik kurallarına uymak ve motosiklet zorunlu trafik sigortasını yaptırmak yer alır. Motosiklet için trafik sigortası nasıl yapılır, neden önemlidir sorularının cevabını yazımızda bulabilirsiniz.

Motosiklet Trafik Sigortası nasıl Yapılır?

Motosiklet sigortanızı, Başbakanlık hazine Müsteşarlığı tarafınca trafik sigortası yapma yetkisi bulunan sigorta şirketleri aracılığıyla yapabilirsiniz. Sigorta işlemlerine başlayabilmeniz için ruhsat ve kimlik bilgilerinizi, sigorta şirketine sunmanız kafi olacaktır.
Sigorta şirketi, ödemeniz gereken prim meblağı ve sigorta teminat kapsamı hakkında lüzumlu çalışmayı yaparak tarafınıza sunacaktır. Sunulan poliçenin size uygun olması halinde sigorta şirketi aracılığı ile trafik sigortanızı yapmış oldurabilirsiniz.
Zorunlu trafik sigortası neden yaptırılmalıdır öğrenmek için sayfamızı ziyaret edin.
submitted by turkiyesigorta to u/turkiyesigorta [link] [comments]


2020.11.23 10:24 NicksizHesap Osmanlı imparatorluğu'nda Feminizm

Osmanlı İmparatorluğu'nda feminizm genel olarak II. Meşrutiyet sonrasındaki göreceli özgürlük ortamında ivme kazandı. Daha öncesinde ise dinsel ve geleneksel nedenlerden dolayı kısıtlı olan kadın yaşamı Tanzimat ile değişime uğramıştı. Tanzimat döneminde yetişen eğitimli kadınlar sonraki kuşaklarda Osmanlı'da hak arayışlarına girdi. II. Meşrutiyet döneminde ise örgütlü hareket edilmeye başlandı ve çeşitli kadın cemiyetleri kurulup kadın dergileri çıkarıldı. 19. Yüzyılda Avrupa feminizmi oy hakkını savunup bu konuda mücadele verirken Osmanlı kadını daha fazla özgürlük, iş olanağı, eğitim ve sosyal yaşam mücadelesi veriyordu. Özellikle Kadınlar Dünyası adlı dergi ile Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti feminizm bağlamında Osmanlı'da uç noktalardaydı. Ülkeye geç gelen milliyetçilik anlayışı doğrultusunda da bazı kadınlar eski Türklerde var olan kadın-erkek eşitliğini verdikleri mücadelede dile getiriyordu.
Dönemler
Tanzimat öncesi dönemi
Osmanlı İmparatorluğu'nda kadının toplumdaki yeri erkek hegemonyası ve muhafazakâr toplum görüşü gibi "geleneksel ve dinsel" bağlam şeklinde özetlenecek nedenlerden dolayı kısıtlıydı.[1][2] Yerel ihtiyacı karşılayacak kapalı küçük aile ekonomileri mevcuttu. Kadınların toplumdaki yeri dinsel anlayışa uygun olarak devlet bürokrasisi tarafından hazırlanan kanunlarla belirlenmişti. Bu kanunlara göre bir kadın bir erkekle eşit değildi ve mahkemede şahitlik konusunda onun yarısı sayılmaktaydı. Bu aile hukukuna göre kadın daha az değerli olan canlıydı. Üretim konusunda kırsal kesimde yaşayan ve tarım ve hayvancılık ile uğraşan Osmanlı kadını şehirde yaşayanlara oranla daha aktifti. Şehirli Osmanlı kadını genel olarak üretim ve hizmet sektöründen tecrit edilmiş haldeydi.[3] Bu kadın biçimlendirmesi kadının "edilgen" olarak görülmesiyle alakalıydı ve değişime uğraması Batı'daki yeniliklerin etkisiyleydi. 19. Yüzyıl bu bağlamda oldukça önemli oldu. Çünkü Osmanlı'da kadın hareketleri bu dönemde başlamıştı.[4] Şemseddin Sami gibi isimler kadınları toplumun diğer bir yarısı olarak gördüklerini belirten ve değişimi isteyen aydınlardan sadece biriydi.[5] Fakat pratikte pek fazla bir değişim yaşanmadı. Kadınlar gündelik yaşamda ikincil sırada olmaya devam etti. Örneğin dört kez Şeyhülislamlık görevine gelmiş Musa Kazım Efendi (1858-1920) kadınları yaratılış gayelerinin çocuk doğurmak ve onları büyütmek olduğunu belirtiyor, bu gayeyi engelleyecek yükseköğrenimi uygun bulmuyor ve buna karşın da kendi aralarında olmak şartıyla konser ve konferans gibi eğlenceler düzenleyebileceğini belirtiyordu.[5] Prens Sabahaddin'in annesi Seniha Sultan da Osmanlı kadının durumunu Fransa'daki arkadaşına yazdığı şu mektup cümleleriyle anlatıyordu:
“Ah, ah, siz de sanıyordunuz ki Abdülhamid’in devrildiği günün ertesi Türk kadınlığı çok şeyler kazanacak, değil mi? Değişen hiçbir şey yok sevgili iki gözüm!... Ah sevgili hemşirem, unutmuyorum... Daha bir yıl önceydi, bana Türkiye’de feminizm ergeç bir zemin bulacağından bahsediyordunuz... Bugün nerede olduğumuzu biliyor musunuz?... Şuradayız. Müslüman kadını, üst üste üç peçe de örtünse açık arabada gezemez. Landoların üstü örtük, camları kapalı, perdeleri indirilmiş olacak. Abdülhamid zamanında böyle şey görmemiştik.[6]„
Tanzimat dönemi
Tanzimat düzenlemeleri ile Osmanlı kadının statüsünde iyileştirmelere gidildi. 1856 tarihli Islahat Fermanı ile de bireylerin sahip oldukları cinsiyetlere göre ayrımcılık yapılamayacağı belirtildi. Aynı zamanda miras konusunda kadınlara da hak verildi. Dönemin önemli görülen düzenlemeleri ise evlenme konusunda resmî izin alınması ve imamlara nikâh memuru sıfatının verilmesi idi.[7]
Osmanlı'da öne çıkan feminizm hareketleri Tanzimat sonrasında başladı. Feminizm olgusu Tanzimat ile Osmanlı topluma yerleşen özgürlük, eşitlik ve yurttaşlık doğrultusunda kendisini gösterebildi. Daha çok entelektüel batı yönlü bürokrat aileler ile iletişim içinde olan kadınlar tarafından benimsendi. Tanzimat ve II. Meşrutiyet ortamını hazırlayan yenilikçi erkekler de yeni toplum düzeninde kadın modernleşmesinin eski anlayışlardan kurtulmanın bir yolu olarak görmekteydi.[8]
Osmanlı kadını Tanzimat Fermanı ile birlikte azınlık haklarından ve Fransız ihtilali etkisi ile de eşitlik olgusunun farkına vardı ve cinsiyetler arasındaki eşitsizliklere dikkat çekti. Yenileşmeyle 1869'da ilk kız okulu açıldı. Fatma adındaki bir kadın da Beşiktaş’daki Kız Rüştiyesi’ne müdür olarak atandı. Aydın kesim de kadın haklarından bahsetmeye başladı.[9] Tanzimat ile beraber kadın hakları konusunda en genel tartışma onların kamusal alanda yer alıp almaması idi. Nitekim Osmanlı kadının kamusal alanda aktif olarak yer alması dönüştürücü bir etki yarattı. II. Meşrutiyet'e kadar olan süreçte muhafazakâr fikirler doğrultusunda kadınların eğitimi ve iyi bir eş, anne ve insan olmaları üzerinde duruldu, onların siyasi haklarından neredeyse hiç bahsedilmedi. Ekonomik alanda ise birkaç tekliften öteye gidilemedi.[10] Aynı dönemlerde Batı'da feminist hareket güçlenerek varlığını artırmış ve Avrupa ülkelerinde eğitim görüp ülkesine birer aydın olarak dönen öğrencileri etkilemişti. Böylelikle kadın hareketlerinin düşünsel desteği sağlanmış oluyordu. Tanzimat döneminde eğitim almış Osmanlı kadını II. Meşrutiyet döneminde dikkat çeken atılımlar içerisinde oldu.[11]
II. Meşrutiyet DÖNEMİ
Osmanlı'da özgürlük ve eşitlik olgusu en güçlü ve en yaygın şekilde II. Meşrutiyet döneminde hissedildi. Aynı zamanda bu dönemde İttihat ve Terakki ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın cepheleşmeleri ile sokak terörünü andıran seçimler görüldü.[12] Bu dönemde kadın hakları konusunda İslam'ın tasarladığı kadın, ideal kadın ve Avrupalı kadın fikirleri tartışıldı. İstanbul, İzmir ve Selanik gibi büyük Osmanlı şehirlerinde yaşayan eğitimli Osmanlı kadınları kadın hakları konusunda çalışmalar yapmaya başladı. Bu çalışmalar ile kadının geleneksel nitelikteki statüsü değiştirilmeye çalışıldı. Büyük çoğunluğu olmasa da gelecek kuşakları etkileyecek kadar feminist hareket Osmanlı toplumunda yerleşmeye bu dönemde başlamıştı.[13]
İlk Osmanlı feministlerinin bir araya gelerek örgütlü şekilde hareket etmeye başlaması çeşitli kadın cemiyetlerinin kurulmasıyla sonuçlandı. Kurulan bazı dernekler kadın haklarını temel almakta ve feminist özellik taşımaktaydı. Bu cemiyetlerden en öne çıkan ve en radikal isteklerde bulunanı ise Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti'ydi. Bu cemiyet Kadınlar Dünyası adlı derginin kurulmasından bir ay sonra kurulmuştu ve her ikisinin de imtiyaz sahibi kişisi Nuriye Ulviye Mevlan Civelek'ti.[14] Dönemin en öne çıkan kadın dergileri ise genel olarak Kadın, Mehasın, Kadın Bahçesi, Kadın Hayatı, Kadınlar Duygusu ve Kadın Kalbi idi.[15] Çıkarılan dergiler ile basın-yayın yoluyla kadınlara hitap edilmeye başlandı.[13]
Feminist örgütlenmenin önemli bir safhası olan cemiyetler Osmanlı'da da etkisini gösterdi. Bu cemiyetlerin bazıları hayır kurumu niteliğindeydi. Feminist özellik taşıyan cemiyetler ise kadınları eğitmeyi, bilinçlendirmeyi ve iş olanakları yaratıp sosyal hayatta daha fazla yer almasını sağlamak için uğraşıyordu. Bunlar genel olarak İttihat ve Terakki Kadınlar Şubesi, Kadınları Esirgeme Derneği, Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyeti, Teali Nisvan Cemiyeti, Osmanlı Kadınları Terakkiperver Cemiyeti, Osmanlı Cemiyet-i Nisaiyye ve Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti'ydi.[16] Teali Nisvan Cemiyeti Halide Edib tarafından 1908 yılında kurulmuştu. İngiltere'deki kadın hareketleriyle iletişim halindeydi. Osmanlı kadınlarını bilinçlendirmek dışında cemiyet üyelerinin eğitimlerini de önemsiyordu. Örneğin cemiyete üye olabilmek için iyi düzeyde Türkçe bilmek ve verilen İngilizce derslerinde sürekli katılım göstermek gerekiyordu. Bu koşullar aslında cemiyetin idealindeki kadın biçiminin bir göstergesiydi.[17]
Meşrutiyet dönemi kadınlara hukuksal hakların da verildiği bir dönem oldu ve sonraki süreçte etkisi devam etti. 1917 tarihli aile kararnamesi ile nişana hukuksal bir bakış verildi. Kadınlar için 17, erkekler için ise 18 yaş evlilik için alt sınır kabul edildi. Aynı zamanda iki şahitli ve bir memurlu evlilik işlemi zorunlu oldu.[18] Kararnamenin çıkmasında Ziya Gökalp, Ahmet Şuayip ve İbrahim Hakkı Mansurizade Saib'in etkisi vardı.[19] Kadın Dergileri
Türk toplumunda kutsal sayılacak kadar değerli bir meslek olarak görülen öğretmenlik[20] Osmanlı kadınlarının da öne çıktığı alanlardan biriydi. Önceleri Osmanlı'da kadın öğretmenler vardı, hatta müfettiş bile olabiliyordu fakat Meşrutiyet döneminde ilk kez bir kadın öğretmenlik dışında devlet kadrosuna alındı. Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti üyesi Bedra Osman Hanım, öğretmenlik dışında görev yapan ilk kadın Osmanlı memuru oldu. İlerleyen yıllarda, özellikle de Osmanlı'nın son dönemleri ile Türkiye'nin kuruluş evresinde yaşamış Türk kadınları tiyatroda da sahne almaya başladı. Afife Hanım "Jale" takma adıyla sahne alan ilk Türk kadını oldu. Takip eden dönemde Müslüman kadınların sahneye çıkması yasaklanmış olsa bile Afife Hanım'ın öncülüğünü Şaziye Moral, Neyyire Neyir ve Bedia Muvahhit devam ettirdi.[21]
Özellikle basın- yayın dışında düzenlenen konferanslar da kadınların hak arayışında etkili oldu. Kadınlar bu konferanslarda istek ve şikâyetlerini dillendirdi. 1911 yılında İstanbul'da bulunan bir konakta Beyaz Konferanslar başlığı altında düzenlenen konferanslara 300'den fazla kişi katıldı. Bu konferanslar P. B mahlasını kullanan ve ailesiyle yaşayan bir kadının evinde düzenleniyordu. Fatma Nesibe Hanım konferansların en dikkat çeken kadınıydı ve hararetli hitaplarda bulunuyordu.[22][23]
Osmanlı'daki savaşlar silsilesi doğal bir sonuç olarak erkek nüfusunun azalmasına neden oldu. Erkek nüfusunun azalması kadınların iş yaşamında daha etkin hale gelmesini sağladı. Bunun etkileri II. Meşrutiyet ile I. Dünya Savaşı yıllarında hissedildi. Kadınlar artık İstanbul Kibrit Fabrikası, İzmit Aba Fabrikası, Çorap Fabrikası ve Beykoz Deri Fabrikası gibi üretim noktaları ile halıcılık sektöründe çalışmaya başladı. I. Dünya Savaşı'ndan iki yıl önce halı sektöründe kadın iş gücünün oranı %50 idi.[24]
Tanzimat ile başlayan eğitimli kadın hareketi ile dolaylı bir sonuç olarak eğitim yaygınlaştırıldı. İlköğretim zorunlu ve ücretsiz hale geldi. Kız çocukları için rüştiye sonrasında idadiler, takip eden süreçte ise kız öğretmen okulları açıldı.[25] Osmanlı İmparatorluğu'nda II. Meşrutiyetin ilanı (1908) sonrasındaki 10 yıllık dönemde binden fazla süreli yayın çıktı. Bunların birçoğu kısa ömürlü olurken kimileri de tek sayı çıkartabildi. Dönemin kadın dergileri de basın-yayın yolunun verilecek mücadeledeki öneminin farkına varan kişiler kuruyordu. Feminizm özelliğini içinde en çok barındıran dergi ise Kadınlar Dünyası adlı dergiydi.
Osmanlı İmparatorluğu'nda yayımlanan ilk kadın dergisi Terakki-i Muhadderât, Terakki gazetesi bünyesinde 1869'da yayımlandı, haftalık olarak 48 sayı çıktı. Bu dergide kadının toplumdaki yerini eleştiren, mahlaslar altında ve sıkça başlıksız yayımlanan mektuplar mevcuttu.[26] İlk kadın dergilerinden biri Mehasin'di. Eylül 1908 ile Kasım 1909 tarihleri arasında aylık dergi olarak çıktı. Kadınlarla alakalı çeşitli konular hakkında öğretici içeriklerin yanı sıra konferans metinleri de yayımlanırdı. Bunların dışında diğer ülkelerde tanınan kadınlar ve kadın hareketleri hakkında da bilgiler veriliyordu, çekiliş veya piyangolar ile dergiye abone sayısı artırılmaya çalışıldı[27]; Demet kadınlara yönelik haftalık olarak 1908 yılında İstanbul'da çıkmış ilmi ve siyasi bir dergiydi. İlk sayılarında yazarların çoğu erkekti. Bu erkekler genel olarak Jön Türklerdendi. Çocukların eğitimi, moda dünyası, kadınların bilinçlendirilmesi ve yüz bakımı gibi konulara yer verilirdi. Birçok İttihatçı özellikteki kişi bu dergide yazılar yayımladı ve dergi etkili oldu. 7 sayı süren bir yaşamı oldu; Kadın Osmanlı'nın büyük şehirlerinden Selanik'te çıkan bir dergiydi. Ekim 1908 ile Mayıs 1909 tarihleri arasında çıktı. 30 sayılık bir ömrü oldu. Mehasin ve Demet dergileri gibi genel olarak kadın konularını ele aldı; Musavver Kadın meşrutiyetin ilanından 3 yıl sonra yayımlanmaya başladı. 7 sayı sonra sona erdi. Kadınlara yönelik akademik konular ve siyasi bilgiler paylaşılıyordu.[28] Hanımlar Alemi 1913-18 arasında 30 sayı olarak yayımlandı. Resimli bir kadın dergisiydi ve genel amacı kadınlara okuma alışkanlığı kazandırmaktı. Erkekler Dünyası adıyla 1913 yılında İstanbul'da çıksa bile genel gayesi kadınlığa hizmetti; Kadınlar Alemi sosyal ve edebi bir kadın gazetesiydi. 4. sayıdan sonra isim değişikliğine gidildi ve Osmanlı Kadınlar Alemi adıyla çıktı. 9 sayılık bir ömrü oldu. Çağdaşları gibi kadın haklarını savunmasının dışında edebi bir yönü de bulunmaktaydı. Siyasi yönü meşrutiyet yanlılığı, edebi yönü ise Servet-i Fünûn'du. Bu dergi ve gazeteler dışında benzer özelliklere sahip Seyyale, Siyanet, Kadınlık ve Kadın Hayatı gibi dergiler de çıkarıldı.[29]
Cumhuriyete yakın dönemlerde ise Bilgi Yurdu Işığı Ahmed Edip tarafından kuruldu, genel amacı Hanımlar Bilgi Yurdu Muessesi'nin yaptığı faaliyetleri daha fazla kadına ulaştırmaktı; Genç Kadın dergisi sosyal ve edebi bir dergiydi: on beş günde bir çıkardı. İmtiyaz sahibi kişisi Muallim Fuat Şükrü idi; Türk Kadını'nın genel gayesi kadınlara, ülkeye ve geleceğe hizmet etmekti. Bunların dışında Sedat Simavi'nin imtiyaz sahibi olduğu İnci, Hanım ve Kadın Saltanatı gibi dergiler de vardı.[30] Bu dergilerin hepsi feminist özellikte olmasa bile feminizm ilkelerine paralel yayınlarda bulunmuş olması ve Osmanlı kadının bilinçlendirilmesi için yayın yapmasında ötürü önemlidir.
submitted by NicksizHesap to FeminismTurkey [link] [comments]


2020.11.21 12:50 yuzenpipi İNSAN NE İLE YAŞAR - TOLSTOY (25DK) #3

!DİĞER BÖLÜMLERİ OKUMADAN BU YAZIYA BAŞLAMAYINIZ!
PART #1
PART #2
Sesini çıkarmayan uşak, yakalarını yüzüne çekti yine. Bey, yol konusundaki fikrini değiştirmedi; yarım mil kadar daha ilerleyip sola saptı, burada kuru yapraklı bir meşe dalı sallanıyordu. Bundan sonra rüzgârla yüz yüzeydiler. Kar atıştırmaya başladı. Bey kızağı kullanıyordu. Avurtlarını şişiriyor, soluğunu bıyıklarına boşaltıyordu. Uşak uyuyakalmıştı. Bir on dakika daha gittiler. Bey konuşmaya başladı. Uşak hemen gözlerini açıp sordu: “Efendim?..” Bey yanıtlamadı. Sürekli eğilip sağa sola bakıyordu. At ilerliyor, terleyen tüyleri parıldıyordu. Uşak: “Efendim?..” dedi tekrar. Bey öfkeyle ona öykünerek: “Ne efendimi?.. Hiç yol levhası yok; kaybolduk...” Uşak: “Bir de ben bakayım...” deyip kızaktan indi, kırbacı alıp atın soluna doğru gitti. Fazla kar yağmamıştı o yıl. Rahatça ilerleyebiliyordu. Yine de kimi yerlerde dizlerine kadar kara gömülüyordu. Çok geçmeden çizmelerinin içi karla dolmuştu. Ayağıyla, kırbacın ucuyla zemini yokluyor, yolu bulamıyordu. Geri döndüğünde bey: “Ne olacak şimdi?” diye sordu. “Buralarda bir şey yok, gidip şuralara da bakayım.” “Şuradaki leke neymiş, ona da bak...” İşaret edilen yere yaklaştı uşak; bomboş bir tarlaydı burası. Üstündeki karları silkeleyen uşak dönüp kızağa bindi. Emreden bir ses tonuyla: “Sağa gidelim; rüzgâr solumuzdaydı, şimdiyse yüzümüze çarpıyor; sağa döndürün arabayı.” Bey, uşağı dinledi. Biraz sağa doğru gittiler ama yol filan görünmüyordu. Rüzgâr hızını kesmemişti; kar yağmaya devam ediyordu. Kendinden hoşnut uşak: “Beyim, yolu kaybettik!..” dedi. Bey, karın altından seçilen siyahımsı sazları gösterip: “Şunlar nedir?” diye sordu. “Zaharof’un tarlasındayız. Yoldan çıkmışız demek.” “Yalan!” “Asla yalan söylemem. Zaten kızağın sesi bunu doğruluyor. Ünlü patates tarlaları burası; yapraklara, dallara bakın.” “Ne bela ama! Ne yapacağız?” “Doğruca gideceğiz; bir çiftliğe, ya da bir eve rastlarız herhâlde.” Bey, bu öneriyi de kabul etti. Bir süre daha gittiler. Tekerlekler karın dondurduğu yerlerde gıcırtılar çıkarıyordu. Tepeden inen kar, bazen öbekler hâlinde havalanıyordu. Anlaşılan, at epeyce yorulmuştu; terli tüyleri kıvrımlanıyor, karla kaplanıyordu; hızı epeyce düşmüştü. Ayağı sürçünce, bir yerlere takıldı. Bey de atın dizginini kıstı. Uşak: “Dur, serbest bırak da kurtulsun...” dedi kızaktan inerek. Sonra “hadi güzelim hadi...” diyerek atı gayretlendirmeye çalıştı. Hemen harekete geçti at, düştükleri çukurdan silkinip tek hamlede çıktı. Bey: “Neredeyiz biz?” “Biraz yürüyelim de öğreniriz nasıl olsa.” Bey, karlar arasında kütle hâlinde görünen bir yeri işaretle: “Goriçkino ormanı değil mi şurası?”
“Yanına gidersek ne olduğunu anlarız.” Rüzgârın oradan getirdiği yaprakları gören uşak, oranın orman değil, köy olduğu sonucuna varmış ama bunu nedense belirtmek istememişti. Biraz daha ilerlediklerinde, kavak ağaçlarını gördüler. Uşağın tahmini doğruydu. O kütle orman değil, kavaklıktı. Kuru yaprakları hışırdayıp duruyordu. Herhâlde bir hendeğin kıyısına dikilmişlerdi. Bilinmez sesler çıkaran bu ağaca yaklaştıklarında, at ön ayaklarını yukarı kaldırdı, bir yığına atlayıp döndü; yolu bulmuşlardı. Uşak: “Neresi olduğunu bilmesek de, bir yerlere geldik...” dedi. At, karla kaplı yolda ilerliyordu. Biraz ötede, bir depo duvarı çıktı karşılarına. Oradan döndüklerinde, yüzlerine vuran rüzgârla karlara daldılar. Önlerinde dar bir sokak ve iki ev vardı. Yoldaki karı rüzgâr yığmıştı ve aşılması zorunluydu. Bu engeli de geçince rahat biçimde sokağa daldılar. Evlerinden birinin duvarında, beyazlı kırmızılı iki gömlek, donlar, ayak dolakları rüzgârla dans edip duruyordu. Beyaz gömlek, yırtılacak kadar sallanıyordu. Uşak: “Uyuşuk kadın, şu çamaşırları neden toplamadı ki? Belki de hastalanmıştır!..” dedi. Köye girdiklerinde rüzgâr aynı hızla esmeye devam ediyordu. Yolun her tarafı karla kaplıydı. Ama köyde ilerledikçe havanın yumuşadığı, şenlendiği hissediliyordu. Bir evin avlusundaki köpek ürüyor, kürkünü başına çeken bir kadın, bir evin eşiğinde durmuş geçen yabancılara bakıyordu. Köy ortasında bir yerlerden, genç kızların söylediği şarkıların sesi geliyordu.
Rüzgâr burada gücünü yitirmiş gibiydi. Dolayısıyla kar da fazla yığılmamıştı. Bey: “Burası Grişkino olabilir...” dedi. “Evet, orası!” Grişkino adlı köye gelmişlerdi. Sola fazla sapıp ters yönde on mil ilerledikleri hâlde, varmak istedikleri yerin uzağına düşmemişlerdi. Asıl gidecekleri yer olan Goriçkino buradan on mil uzaktı. Köyde iri yarı biriyle karşılaştılar. Adam atı durdurup “Kimsiniz?” diye sordu ve beyi tanıyınca oklardan birine yapıştı, kızağa kadar ilerledi. Bu adam, herkesin tanıdığı ünlü bir hırsızdı. Beye seslenip: “Hayrola, bu havada ne işiniz var burada?” Uşak, adamın votka koktuğunu hissetti. “Goriçkino’ya gitmek istiyoruz...” “Ne kadar da uzağa düşmüşsünüz! Malakovo’dan sapacaktınız.” Bey: “Ne yapalım, yolumuzu kaybettik!..” Hırsız, hayvanı inceleyerek: “Güzel bir at!” dedi ve atın kuyruğunun gevşeyen düğümünü sıkılaştırdı. “Geceyi burada geçirmek ister misiniz?” “Hayır, biz yolumuza gidelim.” “Peki. Sen de kimsin? O, o, Nikita!” “Benim ya; hiç değilse artık yolumuzu kaybetmesek...” “Niye kaybedesiniz! Geri dönüp sokak boyunca ilerleyin, hiç sola bakmadan, ana caddeye gelip sağa dönün.” Uşak: “Nereden sağa sapacağız?”
“Bir çalılıkla karşılaşacaksınız, onun karşısında bir kazık çakılı; bol yapraklı bir meşe ağacı göreceksiniz, oradan sapın.” Bey, ata geri manevra yaptırdı, kızak tarif edilen yola döndü. Peşlerinden: “Ama kalsaydınız daha iyi olurdu...” diye bir ses geldi. Bey, seslenişe kayıtsız kalıp atı hızlandırdı. Ormandaki düz yoldan on mil gidecek olmasını dert etmiyordu. Kar da durmuştu. Geldikleri yolun ters tarafındaydılar şimdi. Kenarda köşede öbeklenmiş gübre yığınları görülüyordu. Çamaşır serili avlunun önünden tekrar geçtiler. Beyaz gömlek sadece bir koluyla seriliydi. Uğultular içindeki ağaçları buldular, şimdi tarlaların ortasındaydılar. Rüzgâr giderek hızını arttırıyordu. Yol, yağan karla kaplanmıştı. Yön tayini, sadece çakılı kazıklarla saptanabilirdi. seçilemiyordu. Fakat kuduran rüzgârdan onlar bile Bey sürekli gözlerini kapatıyor, çevresini görebilmek için sağa sola dönüyordu. Ama aslında yaptığı iş, kendini ata teslim etmekti. Bir on dakika daha gittiler; önlerinde bir karartı gördü. Onlarla aynı yöne gidenler vardı. At, onlara yetişti ve ayağıyla kızağın arkasına vurdu. Kızaktakiler: “Yana çekip, öne geçin!” diye bağırdılar. Bey, kızağı öne geçirdi. Diğer kızakta üç erkek, bir de kadın oturuyordu... Köydeki bayram eğlencesinden dönüyorlardı. Bir köylü, elindeki sopayla atın sağrısına vuruyor; diğer ikisi kollarını sallayarak bağırışıyordu. Kadın, kürkünün içine büzülmüş, karla kaplı hâlde kızakta oturuyordu.
Bey: “Neredensiniz?” diye sordu. Bazı sesler: “A...” “Nereden?..” Köylünün biri bütün sesiyle bağırdı, tek kelimesi dahi anlaşılmadı. Diğer köylü: “Hadi hızlanalım; onları öne geçirtmeyelim...” dedi. Atın sırtında bir kırbaç sakladı. Bey: “Zil zurna sarhoş bunlar...” Kızaklar çarpıştı, neredeyse birbirlerine geçeceklerdi. Ayrıldılar... Köylülerin kızağı geride kalmıştı. Uzun tüylü, fırlak karınlı sıskacık hayvan, bütün gücünü harcayıp zorlukla ilerleyebiliyordu. Amansızca sırtına inen kamçıdan sakınmak için hızlanıyor, ayakları karlara batıyordu. Zavallı hayvan bir anda yavaşlayıp geride kalmıştı. Uşak: “Fazla votka içmenin sonu... Zavallı hayvanı öldürecek bu sarhoşlar!” dedi. Güçsüz kalmış hayvanın soluğunu, sarhoşların konuşmalarını duya duya biraz daha ilerlediler. Hemen sonra, bu sesler de duyulmaz oldu. Rüzgârın uğultusundan başka ses yoktu artık. Bu karşılaşma beyi oyalamış, güvenini arttırmış, kendini tamamen ata bırakmıştı. Uşak yapacak iş bulamadığı zamanlardaki gibi, uyuklamaya, yorgunluğunu gidermeye başladı. At ansızın durdu. Uşak neredeyse yere kapaklanacaktı.
Bey: “Yine başladık...” dedi. “Neye?..” dedi uşak. “Yol kazıkları yine görünmez oldu. Yolu kaybettik.” Uşak: “Öyleyse bulalım...” diyerek kızaktan indi, epeyce ötelere yürüdü. Dönüp geldiğinde: “Oralarda yol falan yok. Belki önümüzdedir...” dedi. Karanlık bastırıyordu. Kızağın kar küreyen aleti işini yapıyordu. Bey: “Hiç değilse o köylülerin sesleri duyulsaydı...” Uşak: “Gelip bize yetişemediklerine göre, yoldan hayli uzakta olmalıyız. Belki de onlar yollarını şaşırdılar.” Bey: “Ne tarafa gitmeliyiz sence?” “Bence ata bırakalım. Bizi sadece o kurtarabilir. Dizginleri bana verin.” Eldivenli elleri iyice üşüyen bey, dizginleri uzattı. Uşak bu dizginleri sadece elinde tutmakla yetindi, zeki hayvan kulaklarını dike dike dönmeye koyuldu. Uşak, sevgiyle: “Cin gibidir bu at, cin gibi...” Yarım saat geçmeden önlerinde bir orman, kaya ya da hayalet belirdi. Sağ yanlarında yolda kızakları seçmeye başlamışlardı. Bey: “Galiba yine Grişkino’ya geldik...” dedi. Sol yanda aynı depo duvarını görüyorlardı ve biraz ötede ipe serili çamaşırları...
Aynı dar sokak, aynı gübreler, köpek ulumaları. Karanlık bastırmış, evlerin ışıkları yakılmıştı. Bey, atı tuğla duvarlı büyücek bir evin önünde durdurdu. Uşak, masada içki şişeleri gördüğü evin penceresine kırbacının sapıyla vurdu. “Kim o?” diye seslenildi içeriden. “Komşu köydeniz. Kapıyı açar mısın?” Birkaç dakika sonra açıldı evin kapısı; uzun boylu, ağarmış sakallı, bayramlık beyaz gömlekli, kürklü bir ihtiyarla kırmızı gömlekli deri eldivenli bir genç belirdi kapıda. İhtiyar: “Oo Vasili, sen ha?” “Evet. Yolumuzu kaybettik. Buraya ikinci gelişimiz bu...” “Acayip...” deyip yanındaki gence: “Durma, git kızağın kapısını aç” dedi. “Hemen!..” diyen genç koşup gitti. Bey: “Geceyi burada geçirmeyi düşünmüyoruz...” dedi. İhtiyar: “Karanlık çöktü; bu havada nereye gideceksiniz!” Bey: “Kalmayı ben de isterdim ama işim acele.” “Yine de gelin hele, birazcık nefes alırsınız.” “Peki. Havanın daha çok kararacağı yok. Ay da çıkar belki.” Uşağına dönüp, “Ne dersin, biraz oturalım mı?” diye sordu. “İyi olur...” beyim. Bey, ihtiyarla birlikte içeri girdi. Genç, kızağın kapısını açtı, atı içeri aldılar; kirişlere tünemiş tavuklarla horozlar gıdaklamaya, koyunlar tırnaklarını yere sürtmeye, köpek de bu yeni ziyaretçiye şaşıp havlamaya başladı.
Uşak, bütün ahır sakinlerine iltifatlar ediyordu. Tavuklardan özür diledi, koyunları azarladı, köpeğe de dostluk teminatı verdi. Üzerindeki karları temizleyip: “Artık işimiz yoluna girdi...” diyordu. Yanındaki delikanlı: “Bunlar evimizin ermişleri; keramet sahibidirler.” “Ne ermişi?” Öteki sırıtarak: “Polsen böyle yazar: Hırsız eve sessizce girer, köpek ulumaya başlar: ‘Uyan!..’ demektir bu. Horoz, sabaha karşı öter: ‘Artık kalk!’ demektir bu. Kedi yalandığında, ‘Konuğun var; ikramda bulun!’ anlamındadır.” Bu delikanlı yazamıyor ama okuyabiliyordu. Polsen’i ezberlemişti; hem tek kitabı da o idi. Biraz kafayı çektiği günlerde, uygun bir şeyler bulup anlatmaktan hoşlanıyordu. Uşak: “Öyledir...” dedi. “Sen de epeyce üşümüşsündür...” dedi delikanlı. “Evet.” Avludan geçip eve girdiler. Beyle uşağı, kasabanın maddi durumu yerinde olan adamlarının birinin evindeydiler. Adam, oldukça büyük beş parça arazinin sahibiydi ve bunlar dışında da işlemek için tarla kiralardı. Ahırlarında altı at, üç inek, iki buzağı, yaklaşık yirmi de koyun vardı. Ev sakinlerinin sayısı yirmi üç kişiydi; kızlarının dördü evliydi ve altı torun -delikanlı da torunlardan biriydi ve evli tek torun o idi- iki torunun torunu, üç yetim, çocuklu dört gelin... Köyde birbirinden kopmadan yaşayan tek aileydi bu. Ama sık sık rastlandığı gibi, anlaşmazlık önce kadınlar arasında baş göstermiş, zamanla mirası bölüşmeye kadar varmıştı. İki oğul, Moskova’da suculuk yapıyordu; diğeri ise askerdeydi. Şu anda evde ihtiyarla karısı, bayram dolayısıyla kentten köye inmiş olan büyük oğulları, kadınlarla çocukları, bir misafir ve bir de komşuları bulunuyordu. Bey siyah kürküyle masada, Meryem heykelinin altında oturuyordu. Nemli bıyıklarını emiyor, keskin gözleriyle çevresini izliyordu. Beyin haricinde masada, ağarmış sakallı, saçsız, beyaz gömlekli bir ihtiyar; kentten gelen büyük oğul, evdeki diğer oğlu, komşu, zayıf yüzlü bir köylü vardı. Yemeklerini yemişler, semaverin kaynamasını bekliyorlardı. Çocuklar yatıyordu; kadınlardan biri beşiğin yanına uzanmıştı. Yüzünün her yeri buruşuk olan evin hanımı, beyin çevresinde hizmet için dönüp duruyordu. Uşak, odaya girdiğinde kadın, beyin bardağına votka koyup “Buyurun, için...” diyordu. Üşümüş, yorulmuş olduğu böyle bir zamanda içki bardağının ışıltısı, boğaz yakan kokusu, uşağı epeyce etkilemişti. Alnı kırıştı, başlığını, paltosunu silkip odada kendi başınaymış gibi yüzünü ikonalara çevirip selam vererek masaya dönüp paltosunu çıkarmaya başladı. Büyük kardeş, adamın buz tutmuş bıyıklarına bakıp: “Kara bulanmışsınız...” dedi. Uşak, bir daha silktiği paltosunu bir çiviye asıp masaya yaklaştı. Neredeyse bardağı tutup lezzetli içkiyi yudumlayacaktı ki beyine bakıp içmemek için verdiği sözü hatırladı. Çizmelerini bile içki parası için sattığını, çocuğuna baharda bir tay alacağını düşündü ve kendini tutup:
“Sağ olun, içmiyorum deyip...” cam kenarına ilişti. Büyük kardeş: “Neden içmiyorsunuz?” Uşak gözleri yerde: “İçmiyorum; hepsi bu...” dedi ve yüzünün buzlarını temizlemeye başladı. Bey, elinde bir parça ekmekle: “Ona iyi gelmez içki!” dedi. Evin kadını: “Çay içersiniz öyleyse; üşümüşsünüzdür deyip...” kadınlara, “Çay için ne bekliyorsunuz?” diye sordu. Gelinlerden biri, fokurdayan semaveri bir bezle kurulayıp masaya kadar zorlanarak kaldırdı. “Çay hazır...” dedi. Bey, yollarını nasıl şaşırdıklarını, iki defa aynı köye geldiklerini, sarhoşların oturduğu bir kızakla karşılaştıklarını anlattı. İhtiyar, şaşkın bir hâlle, yolu nerede, nasıl şaşırdıklarını, sarhoşların kimler olduğunu ve doğru yolu nasıl bulacaklarını söylüyordu. “Molçanovka’ya kadar rahattır yol. Bir çocuk bile kaybolmaz orada. Ama tam zamanında dönmek gerek. Çalılığın hemen önünde.” Yanındaki köylü: “Ama kayboldular işte!..” İhtiyar kadın üsteliyordu: “Gece burada kalırsınız. Kadınlar size şilte sersinler” diyordu. İhtiyar adam: “Sabah erkenden yola çıkarsınız.” Bey: “Mümkün değil dostum, acele işlerim var.”
Ağaçlığı ve kendisinden daha fazla acele edecek alıcıyı düşünüp: “Kimi zaman bir saatte kaybolan bir şeyi, bir yılda ele geçiremezsiniz...” dedi. Uşağına: “Gideriz, değil mi?” diye sordu. Uşak, yanıt vermekte acele etmedi; sakalı bıyığıyla ilgilenmeyi sürdürdü. Sonunda renksiz bir sesle: “Yolu bir daha şaşırmamak koşuluyla!” dedi. Yüzünün kanı çekilmiş gibiydi; tek düşündüğü şey içkiydi. Çay kesmezdi onu; hem çay da dağıtılmamıştı. Bey: “Bütün mesele dönülecek yeri bulmakta; sonra bir daha kaybolmayız...” dedi. Uşak, sonunda uzatılan çay bardağını alıp: “Peki bey; siz bilirsiniz...” dedi. Bey: “Çayı içip yollanalım hemen!” Uşak susup başını salladı. Çayı tabağına döküp, dumanında ellerini ısıttı; ağzına küçük bir şeker parçası koyup, ihtiyarları bir daha selamladı. Bey: “Biri bize oraya kadar eşlik etseydi...” dedi. Büyük oğul: “Olur...” deyip delikanlıyı göstererek “Kızağı hemen hazırla...” dedi. Bey: “Aslan evladım, hadi götür bizi...” dedi. Delikanlı bir çiviye astığı şapkasını alıp gülümseyerek fırladı. Bu sırada, uşağın gelmesiyle bölünen konuşmaya tekrar geçildi. İhtiyar, oğullarının bayram armağanlarından yakınıyor: “Ana babalarını ne çabuk unutuyor bu gençler.” diyor komşu: “Ya, öyle azizim! Onların hayrı sadece kendilerine. Diyyemkin’i duydun mu? Babasının kolunu kırmış...” diye ekliyordu. Uşak, kulak kesilmiş dinliyor, kendisi de bir şeyler söylemek istiyordu; ama içtiği çayla ilgileniyor, sadece başını sallıyordu. Art arda çay içiyor, gevşiyordu. Sohbet kendi yolunda ilerliyor; arazilerden, miraslardan söz ediliyordu. Bu sözler öylesine söylenmiş sözler değil de evin içinde bulunduğu durumla ilgiliydi. Büyük oğlu malların bölüşülmesini istiyordu. Üzüntü verici bu sözler bütün aileyi etkiliyordu. Ailevi konuları da yabancıların yanında konuşmaktan kaçınmadılar. Evin beyi, ömrü oldukça buna izin vermeyeceğini çünkü şimdi rahat yaşadıklarını fakat malları paylaşırsalar, ailenin yoksul düşeceğini söylüyordu. Komşu da onu destekleyerek: “Bakın Motoveyeflere” dedi, “Durumları iyiydi; arazileri bir bölüştüler, duman oldular.” İhtiyar, oğluna: “Senin de istediğin bu mu?..” dedi. Oğlu yanıt vermedi. Kasvetli bir sessizlik çöktü ortalığa. Arabayı hazırlayan genç, odaya girip son sözleri duymuştu. “Polsen’de böyle bir hikâye vardır; bir baba evlatlarına bir süpürge gösterip bunu koparana aşk olsun” der. Çocukları sırayla bunu dener ama başaramazlar; ancak sapları birbirinden bir ayırdınız mı hemen kopar. Bu iş de böyle...” dedi.
Bey: “Biz gidelim artık. Malları paylaşma işinde dediğini yap dostum. Ailenin büyüğü sensin. Bölge hâkimine git; ne yapman gerektiğini öğren.” “O da başka bir dert; konuşur, başından savar. Şeytanın tekidir o; kimseye bir faydası olmaz.” Uşak, beş bardak çay içtiği hâlde, daha da içmek ister gibi görünüyordu. Ama semaverde çay kalmamış; bey, paltosunu giymeye başlamıştı. Kendisi de kalkıp çentiklediği şekeri ağzından çıkardı; terli yüzünü sildi, kürkünü giyip derince bir iç çekti. Ev sahipleriyle vedalaşıp sıcak, aydınlık odadan soğuğa çıktı. Kapı çatlaklarından rüzgâr esiyordu. Avluya çıktı; kürke sarınmış delikanlı, avluda atın yanında gülümseyerek Polsen’den bir şeyler okuyordu: “Karlar fırtınada uçuşuyor; bazen bir hayvan, bazen bir çocuk gibi inleyerek...” Uşak, başını sallayıp onayladı onu; elleriyle dizginleri ayırdı. İhtiyar, elinde bir fenerle beyi yolcu ediyordu. Ortalığı aydınlatsın diye feneri verandaya koyar koymaz rüzgârla söndü. Avludan bakıldığında bile, tipinin çoğaldığı görülüyordu. Bey: “Ne de kötü hava!” diye söylendi. Kalsa daha iyi ederdi belki; ama mümkün mü?.. İşi bekleyemezdi. Zaten hazırlanmıştı. Bu işin de üstesinden gelirdi...” Evin beyi, kalsalar daha iyi olacak diye düşünüyordu ama o üzerine düşeni yapmış, kalmalarını önermişti. “Belki de benim yaşım geçtiği için böyle korkuyorumdur...” diyordu. Delikanlı tehlikeden yılmıyordu. Her yeri avucunun için gibi biliyor, sık sık şiirler okuyordu kendi kendine.
Uşak, gitmeyi hiç istemiyordu ama uzun zamandır beylerin buyruğuna uyup kendi düşüncelerini hesaba katmadan yaşamaya alışkındı... Gidenleri kimse vazgeçiremedi. Bey, adımlarına ve bastığı yere dikkat ederek kızağa yaklaştı; ortalıkta hiçbir şey net olarak görülemiyordu. Kızağa binen bey, dizginleri alıp delikanlıya: “Sen önümüze geç...” dedi. Delikanlı, geniş kızağında diz çökmüş hâlde atını ilerletti. Öndeki hayvanın kokusunu alıp kişneyen atları Doru da onun ardına takıldı. Her iki kızak da yoldaydı. Deminki yollarına vurmuşlardı. Asılı çamaşırların, kar altındaki deponun, rüzgârın önünde eğilip savrulan ağaçların önünden geçtiler. Karla kaplı bir denizin içine bir daha daldılar. Rüzgâr öyle hızlı esiyordu ki atları önünde başeğdirmeye zorluyordu. Delikanlı, bakımlı atını coşturuyor, Doru da ona yetişmek için uçarcasına koşuyordu. Bu hâlde bir süre gittikten sonra delikanlı döndü; rüzgârdan anlaşılmayan bir şeyler söyleyerek kızağına geriye manevra yaptırdı. Delikanlı sağa yönelmişti. Bu ana kadar sağlarından esen rüzgâr artık yüzlerine çarpıyordu. Karlar arasında lekeler görünüyordu: Çalılıklar... Delikanlı: “Hoşçakalın...” dedi. “Teşekkürler.” Delikanlı yine Polsen’den dizeler okuyordu; bu arada tipi her yeri karartıyordu... Bey: “Bu genç, şair midir nedir?” diyordu.
Uşak: “İyi çocuk; gerçek bir Rus...” dedi. Hızlanmışlardı. Uşak, kürküne öyle sarınmıştı ki boğazına kadar kürke gömülü gibiydi. İçinin sıcaklığını dışarı vermemek için ağzını bile açmıyordu. Önde Doru’nun sallanan sağrıları ve düğümlü kuyruğu rüzgâr yönüne vuruyor, kızağın dümdüz uzanan oklarına sürekli kanıyor, bunları yol izleri sanıyordu. Kimi zaman yol kazıklarına da rastlıyorlardı. Doğru yoldaydılar. Bey, dizginleri, ata yönünü doğru bulduracak biçimde tutmak istiyordu. Dinlenen hayvan biraz gönülsüzleşmişti. Bey, bir iki defa çekti dizginlerini. Uşak: “İşte orada bir kazık, bir tane daha...” diye sayıyordu içinden. Gözlerini bir anda önündeki bir karartıya çevirip: “Şurası da orman olmalı!” dedi. Oysa sadece bir çalılıktı orası. Geçip yarım mil daha ilerlediler. Hemen sonra ne görseler iyi?.. Ne yoldan, ne de kazıklardan eser var. Bey: “Orman şuralarda olmalı...” dedi içinden. İçtiği votkayla çay, başını döndürüyordu. Atı sürekli dehliyordu. Akıllı ve korkusuz at, kendisine işaret edilen yönde gidiyor, asıl yolun burası olmadığını sezinliyor gibiydi. Bir süre daha gittiler; ama ne orman, ne yol... Bey, atı durdurup: “Yine kaybolduk!” dedi. Uşak, sesini çıkarmadan indi kızaktan. Sıkıca kürküne sarınıp doğruca ormana girip gözden kayboldu. Sonunda dönüp geldiğinde beyin elinden dizginleri kapıp: “Sağa yönelelim...” dedi. Bey, itirazsız bir tavırla onayladı bunu.
Uşak: “Haydi güzelim, biraz daha dayan!” dedi ama hayvancağız kayıtsız kalıyor, gitmiyordu. Uşak, kızağın önüne astığı kamçıyı alıp ata indirdi. Kötü davranışlara alışkın olmayan hayvan, epey güç harcayıp tırısa geçti ama bir süre sonra tekrar yavaşladı. Karanlık öyle çökmüştü ki atın başı bile zor seçiliyordu. Kızak kimi zaman duruyor, geriye doğru kayıyordu. Uşak, dizginleri bırakıp tekrar yere indi ve atın neden durduğunu anlamak için öne yürüdü. Birden ayağı kaydı ve aşağı yuvarlandı. Sakin olmaya çalışıyor, “Dur!” diye bağırıyordu. Ama rüzgârın kar yığdığı çukurun dibine düşünceye dek tutunacak dal bulamadı. Çukurun ağzına biriken karlar da bu düşüşün etkisiyle üstüne boşaldı. Her yerini örtmüştü kar. Kara ve çukura lanetler savurarak: “Bana bunu da yaptınız ha!” diyerek çırpınıyordu. Bey: “Neredesin?” diye sesleniyordu. Uşağın ona yanıt yetiştirmekten daha önemli işleri vardı; üstündeki karları temizliyor, kamçısını aranıyordu. Nice zahmetlerden sonra, bulunduğu yerden tırmanarak kurtuldu; ancak ne at vardı ortalarda, ne de bey... Bayırdan, rüzgâr yönünde ilerledi. Yüzlerini görmediği hâlde, atın kişnediğini, beyin bağırışlarını duydu. “Geliyorum, geliyorum...” diye seslendi ata. Kızağın yanına varamadan ne atı, ne de adamı seçebildi. Bey: “Nerelere gittin?.. Aptal adam. Kızağı çevir de Grişki-no’ya dönelim.”
Uşak: “Grişkino’ya gitmeyi ben de isterim; fakat nasıl gideceğiz? Önümüzde öyle bir çukur var ki, bir düşen kurtulamaz. Bey: “Burada kalacak değiliz ya!” dedi. Uşak sessizce yaklaştı kızağa. Arkasını rüzgâra verip çizmelerini çıkardı, içindeki karları temizledi. Biraz saman alıp sol ayak tekinin deliğini tıkadı. Bey susmuş, kendini uşağına bırakmıştı. Birlikte kızağa bindiler. Atın dizginlerini çevirip çukur yönünde gitmeye başladılar. Yüz metre kadar ilerlemişlerdi ki at zınk diye durdu. Başka bir çukurun önündeydiler. Uşak tekrar indi, bir geçit aradı. Uzunca sayılacak bir zaman geçtikten sonra tekrar dönüp geldi. “Beyim, nasılsın?” diye sordu. “Şimdilik iyiyim; bir geçit bulabildin mi?” “Ne bende, ne de hayvanda derman var.” Bey: “Şimdi ne yapacağız?” “Biraz daha bekleyin...” deyip tekrar gitti ama hemen döndü. Atın önüne geçip: “Ardımdan gel güzelim!..” diyerek sağa yöneldi. Atın dizginlerini çekip karlar arasındaki çukura sürdü. Önce itiraz eder gibi oldu hayvan ama bunca karı geçebileceğini düşünüp öne fırladı; başaramayıp boynuna kadar karlara battı. Uşak, kızakta oturan beye: “Kızaktan inin, efendim...” dedi ve oklardan birini tutup kızağı itmeye başladı. Kızak, atın böğürlerine kadar çıktı. Ata seslenip: “Zor olduğunu biliyorum güzelim ama ne gelir elden? Ha gayret!” Hayvancağız tekrar gayret etti; yararsız...
Uşak: “Burada da duramayız ki, azizim!” dedi ata. At, başıyla onayladı bu sözleri; gayrete gelip sıçradı. At, nice uğraştan sonra kar geçidini aşabilmişti. Zor bela nefes alıyor, aksırıp tıksırıyordu. Beyin, adım atmaya hâli kalmamıştı. Güçlükle gelip kızağa yığıldı. Bey, kızağa yerleşirken uşak, dizginleri tutup biraz aşağı çekti. Karla kaplı çukurdan kurtulmuşlardı. Rüzgâr hızını kesmemişti. Bey biraz soluklandıktan sonra, kızaktan inip ne yapacaklarını sormak için uşağın yanına gittiğinde tipinin ortasındaydılar. Zorunlu kalıp yere çömeldiler ve rüzgârın kesilmesini beklediler. Doru da kulaklarını düşürüyor, başını sallıyordu. Rüzgâr biraz yavaşlayınca uşak, eldivenlerini çıkarıp ellerini hohlayarak atı rahatlatmak için gemlerini çıkarmaya, kemerlerini toparlamaya başladı. Bey: “Ne yapıyorsun?” diye seslendi. Uşak: “Atı çözüyorum. Başka ne yapayım ki? Hiç dermanım kalmadı.” “Yola devam etmeyecek miyiz?” “Nereye, hangi yolla? Bakın, hayvancağız da neredeyse çatlayacak. Geceyi burada geçireceğiz. Başka çare yok.” Bey: “Soğuktan donarız burada.” “Olabilir ama ne gelir elden!” Bey karlarla uğraşırken oldukça ısınmıştı; fakat burada geceleyeceklerini öğrendiğinde, tüm bedenini bir ürperti sardı. Rahat mıdır diye düşünüp kızağa geçti. Sigara ve kibrit çıkardı. Uşak atla ilgileniyor; koşumları çıkarıyor, onu gayrete getirecek sözler söylüyordu: “Davran benim güçlü yiğidim, yemini de veriyorum şimdi.” Ancak bu sözlerinin atın endişelerini dağıtmaya yetmediğini gördü. Sadece biraz yulaf yedi ama şimdi yemek yiyecek zaman olmadığını göstermek ister gibi geri bıraktı. “Şuraya bir işaret koyalım...” dedi uşak. Kızağın yönünü rüzgâra çevirdi; okların uçlarını birbirine bağladı. “Tamam...” dedi. “Kara batar da ölürsek, biri şu okları görüp gelip bizi kurtarır. Atalarımız da böyle yaparlarmış.” Bey, ne kadar uğraşsa da sigarasını yakamıyordu. Nihayet bir kibriti tutuşturmayı başarıp birini yaktı, dumanını istekle ciğerlerine çekti. Ama rüzgâr, elinden sigarasını alıp götürdü. Bir iki yudum tütünden öyle keyif almıştı ki! Kararlı bir sesle: “Demek ki böyle olması gerekiyormuş. Sana da bir bayrak yapayım...” dedi uşağa. Demin kızağın içine attığı mendili aldı. Okların bağlandığı kemerlere yetişebilme amacıyla kızağın ön kısmına geçti ve mendili oraya bağladı. Rüzgâr şiddetle bayrağı sallamaya başladı. Tekrar kızağa binen bey: “Bu da tamam!” dedi. Keşke buraya ikimiz sığabilseydik! “Beni merak etmeyin ama atı örtmek gerek, tere batmış!” deyip beyin altından bir örtü aldı. “Böylece sen de korunmuş olursun..” dedi ata sevgiyle. Kızağın yanına gelip beye: “Şu örtüye ihtiyacınız yok...” dedi. Örtü ve biraz saman alıp kızağın arkasına geçti, karda bir çukur kazdı; samanları yere serdi.
Başlığını iyice çekip kürküne sarınarak samanların üstüne oturdu. Bey göz ucuyla uşağını izliyor, yaptıklarına dudak büküyordu. Köylülerin bir cahil sürüsü olduğunu düşünürdü hep. Kızağın içine saman serdi, yan tarafına uzandı. Uykusu yoktu, sürekli aynı şeyi düşünüyordu: Kazandığı veya kazanacağı parayı... Tanıdığı zenginleri, zenginliğin yollarını... Almaya niyetlendiği koruluğu ne kadar önemliydi! Bundan bir servet yapabilirdi: “Meşe ağacından iyi kızaklar yapılır, tabii keresteden de, odundan da...” Yaptığı hesabın sonunda yıllık gelirinin on iki bin ruble olduğunu görüyordu: “Ama ben yine de orayı almak için on bin ruble vermem. Sekiz bine anlaşırım... Üç bini peşin; hele paranın ucunu görsün bir...” Elini paranın bulunduğu cebe attı, para yerindeydi. “Yolu nasıl kaybettik. Orman buralarda; bir baraka falan olmalı. Nedense hiç köpek sesi de gelmiyor...” Dışarının sesine kulak kabarttı; rüzgârın sesinden başka ses yoktu. “Böyle olacağını bilseydim, köyde kalırdım ama önemli değil, sadece bir gün kaybetmiş oluruz. Bu kadar kötü bir havada kimse bu yola girmeye cesaret edemez!” Ayın dokuzunda kasaptan para alacağını düşündü: “Buraya gelmek istiyordu. Beni bulamayacak. Evdeki kadın, ayağımıza kadar getirilen parayı bile almayı beceremez. Cahil bir kadın. Ne yapması gerektiğini bilemez...” Önceki gün ziyaretlerine gelen kaymakama da karısının gereken misafirperverliği göstermediği geldi aklına. “Kadın işte! Zaten görüp bildiği ne ki! Hem, anamın babamın zamanında evimiz neydi ki? Bir samanlık, bir de aşevi... Ama ben bu on beş yılda neler neler kazandım; bir dükkân, iki meyhane, değirmen, buğday ambarı, tarlalar, saç damlı, arabalıklı kocaman bir ev... Bugünlerde herkes kimden söz ediyor: Benden. Niye? Sürekli çalışıyorum da ondan. Kimselere benzemem ben. Yağmur demem, çamur demem çalışırım. Para havadan kazanılabilir mi? Yoo, ter dökeceksin. Böyle, yollarda geceleyeceksin, gözünü bile kırpmayacaksın!” Giderek kurumlanıyordu. “Sanırlar ki insan asil olursa bir şey olur. Ahmaklar! Mironoflar servet yaptı. Niye?.. Çalıştılar! Yeter ki sağlığım yerinde olsun.” Mironofların zenginliği hakkında birileriyle konuşmayı öyle istiyordu ki! Ama kimi bulacaktı? Ne diye köyde kalmamıştı sanki? Zekâsını gösterip övünürdü. Rüzgâra kulak kesildi... Kalkıp çevresine bakındı. Beyaz bir karanlığın içinde, atın sadece başını, kuyruğunu görebiliyordu; gerisi yalnızca kar... “Ne ettim de dinledim şu uşağı... Yola devam etmeliydim. Ne de olsa bir yerlere varırdık. En azından Griçkino’ya döner, ihtiyarın evinde uyurdum. Oysa şimdi bütün gece burada perişan olacağım; ama hayatta zevk var mı ki? En iyisi çalışmak... Bir sigara daha yaksam...” Cebinden sigara çıkardı, fazla kibrit harcamamak için iyice sindi; birkaç denemeden sonra yaktı. İçini bir sevinç sardı. Sigarayı kendisi değil, rüzgâr içtiği hâlde, üç-beş nefes çekince rahatladı. Yeniden uzandı ve iyice örtündü. Geçmişi düşündü ve kazanacağı paraların hayalini kurmaya başladı yine. Birden aklı bulandı; bedeni uyuştu. Bir sallantıyla silkindi; at altından saman mı çekmek istemişti acaba? Ya da içinden gelen bir sallantı mıydı? Kalbi öyle şiddetle atıyordu ki kızağı titretiyor gibiydi. Gözlerini araladı.
KESİNLİKLE TOLSTOY'UN HAYATININ ÖZETİNİ OKUMALISINIZ
submitted by yuzenpipi to yazarturk [link] [comments]


2020.11.20 16:54 kedi7nickimi Yazı birazcık uzun ( alıntı )

Türkler Nasıl ve Neden Müslüman Oldu?
Orta okul ve lisede tamamen yüzeysel ve janjanlı bir tarih okuduğumuz konusunda herhalde herkes hem fikirdir. Öyle bir psikolojik dolduruş vardı ki sanki biz Türkler tarihin başlangıcından beri hep Müslüman olarak yaşamıştık! “Nasıl Müslüman olduk?” sorusu “nasıl Türk olduk?” kadar saçma sapan bir soruydu.
Zaten toplumdaki genel kanı İslamiyet öncesi Türklerin putperest, kafir oldukları ve ahlaksızca bir hayat sürdükleri yolundaydı. Ancak, bunun düzmece olduğu ortaya çıkınca bu kez Türklerin kendi dinlerine çok benzediği için Müslüman oldukları, Allah ve Muhammet sevgisiyle elde pala Viyana’ya kadar gidip her yeri şehit kanlarıyla suladıkları iddiası gündeme getirildi.
İmdi, Yeniçeri ordusunun fethedilen yerlerdeki Hristiyan ahaliden küçük yaşta “devşirilen” çocukların eğitimiyle oluşturulduğunu, bunların “paralı askerler” olduklarını, emekli olana kadar maaş aldıklarını, emekli olduktan sonra da devletin bunlara arazi, tarla, vs verdiğinin bir kere daha ayırdına varırsak Viyana’ya kadar olan toprakların fethinde en çok kimlerin kanının aktığını da anlamış oluruz!
İkincisi, madem bu iki din o kadar birbirine benziyordu o halde Türkler niye Müslüman oldu ki? Vice versa Araplar Şaman olamaz mıydı? (Türklerin özgün dinine Şamanlık yerine Gök Tanrı veya Tengrizm/Tengricilik dini de denmekte olup bu konuda bilim adamları arasında görüş birliği yoktur.)
Türklerin 70 yıl kadar süren kanlı bir tarihsel süreç ve savaşlar sonucunda Arap ordularına yenilerek kılıç zoruyla Müslümanlığı kabul etmek zorunda kaldıkları artık gizlenmesine gerek olmayan bir gerçekliktir. Müslüman Araplar kafir (!) Türkleri katlederek, mallarına mülklerine el koyarak, kadınları ve kızlarını köle ve cariye yaparak, Türk kentlerine Arap aileler yerleştirerek, Müslüman olmayanlara cizye vergisi ve çeşitli yaptırımlar uygulayarak Türkleri ite kaka Müslüman yapmayı başarmışlardır. Kuşkusuz, Müslüman olan Türkler ile Müslümanlığa direnen kafir (!) Türkler arasında da çatışmalar ve savaşlar olmuştur. Ancak, bu yazı kapsamında buna değinmeye olanak olmayıp Türklerin salt Araplar ile olan savaşları ve ek olarak eski Türk inançları çok kısa bir şekilde anlatılacaktır.
70 YIL SÜREN ARAP-TÜRK SAVAŞLARI Muhammet’in damadı Halife Ali’nin öldürülmesinden sonra Emevi hanedanlığı (661- 744) hilafeti devralmış ve bu dönemden başlayarak Araplar ile Türkler arasından 670den 740 yılına kadar sürecek yoğun çatışmalar ve savaşlar süreci başlamıştır. Bu 70 yıllık süreci mercek altına aldığımızda, karşımıza yağmalanan Türk kentleri, katledilen, köle ve cariye olarak satılan Türklerden oluşan kanlı ve karanlık bir tablo karşımıza çıkar:
658 yılında Batı Göktürk devleti iç karışıklık ve Çin saldırıları sonucu yıkılmıştı. Doğu Göktürkleri ise o sırada Çin baskısı altındaydılar (630- 681). Bu nedenle, merkezi bir yetke ve dayanışmadan yoksun, birbirinden bağımsız başına buyruk site ve beylikler halinde “İpek Yolu” üzerindeki korumasız zengin Türk kentleri İslam ve cihat inancıyla güçlenen Araplar için kaçırılmaz bir fırsat ve av haline gelmişlerdi. O tarihlerde Türkmenistan (Aşkabat, Merv), Tacikistan-Özbekistan (Buhara, Semerkant, Taşkent, Baykent), Kırgızistan-Afganistan (Talukan) bölgeleri ile Maveraünnehir denilen Seyhun-Ceyhun (Siriderya-Amuderya) nehirleri havzasında yaşayan Türkler, alım, satım, takas ve ticari uğraşın yanı sıra madencilik (altın, demir, bakır) ile de uğraşıyorlardı. Özellikle adı “zengin kent” anlamına gelen Semerkant o devirde çok ünlüydü.
632de Muhammet’in ölümünden sonra Araplarda “halifelik” düzenine geçilmiş, sırasıyla Ebubekir, Ömer, Osman, Ali halife olmuşlardı. İlk kez Halife Osman (644-656) zamanında 2.700 kişilik bir Arap ordusu Fergana’ya kadar geldiyse de Türkler tarafından yok edilmişlerdi.
muharebe
Halife Ömer (634-644) döneminde de Hazar Türkleri Bulan Han önderliğinde Arap istilasına tüm güçleriyle direnmişler, ancak, Halife Hişam Bin Abdülmelik (724 – 743) döneminde çok kalabalık cihat orduları karşısında Müslümanlığı kabul etmek zorunda kalarak Araplarla barış yapmışlar (737), Araplar bölgeden çekildikten sonra tekrar eski Şaman dinlerine dönmüşlerdir!
Arap akınları Türkleri Müslümanlık’tan o kadar soğutmuş olmalı ki bir tepki olarak Hazar Türklerinde Yahudilik resmi devlet dini olarak kabul edilir (799). Hazar Türkleri VIII-IX. yüzyıllarda “Hazar Barışı” diye anılan bir çağın öncülüğünü üstlenirler. Bu dönem süresince dinsel hoşgörü gelişmiş, halkın çoğunluğu Şamanlığa bağlı kalırken kağan ve yönetici sınıf Yahudilik, tüccar sınıf ise Müslümanlığa geçmiştir. Bugün Kafkasya, Ukrayna ve Polonya’da yaşayan Yahudi Karaylar (Karayim Türkleri) bu soydandır.
TÜRK KENTLERİNİN YAĞMALANMASI Emevi halifesi I. Muaviye (661-680) zamanında Horasan’ı (Doğu İran) ele geçiren ve burasını Türklere saldırı üssü olarak kullanan Araplar Ubeydullah Bin Ziyat komutasında 24.000 kişilik bir orduyla Buhara’yı kuşatır (673). Buhara Meliki Kibaç Hatun diğer Türk beylerinden yardım istese de yardım kendisine gelmez. Arap orduları terör estirip kenti yağmalayıp geri dönerler. Aynı yıl bu kere Osman’ın oğlu Sait komutasında bir ordu yeniden Horasan’dan Buhara’ya doğru yaklaşır. Kibaç Hatun bu kere barış antlaşması yapmak zorunda kalır. Araplar bunun üzerine Semerkant’a saldırır, kent baştan başa yağmalanır, binlerce Semerkantlı köle olarak satılmak üzere Horasan’a götürülür.
Halife Abdülmelik (685-705) döneminde Afganistan (Sicistan) seferi başlar. Bölgenin Türk hükümdarı Rutbil cihat ordularına direnir ve kanlı çatışmalar olur. 699 da Afganistan bölgesinden irili ufaklı bir çok kent Araplarca yağmalanır. Abdülmelik ölünce yerine geçen oğlu Halife Velit’in (705-715) komutanlarından Kuteybe İbni Müslim Baykent ve Buhara’yı ele geçirir. Her iki kent baştan başa yağmalanır, Budist ve Zerdüşt heykellerinden taş olanlar kırılır, altın olanlar ganimet olarak alınır, direnenler kılıçtan geçirilir, kadın ve erkek binlerce kişi köle yapılır . Arap aileler Baykent’e yerleştirilir. Türk aileler evlerini Arap aileler ile paylaşmak zorunda bırakılır. İslami kurallara uymayanlara, sünnet olmayanlara ağır cezalar verilir, her yere camiler inşa edilir, Cuma namazı zorunlu hale getirilir..
kerbela
Şeriat ordularının amansız ilerleyişi karşısında Talukan (Kuzey Afganistan) kenti teslim olur. Buna rağmen Kuteybe’nin askerleri 40.000 kadar Türk’ü öldürüp sağ kalanları kent girişindeki ağaçlara asarlar. Aral Gölü’nün güneyinde bulunan Harzem bölgesini yakıp yıkıp halkı kılıçtan geçirirler. Bundan sonra Arap ordusu Semerkant üzerine yürür. Taşkent ve Fergana’dan yardım gönderilir, fakat birlikler Araplar tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler. Semerkant teslim olur.
Horasan’da ordusunu yeniden hazırlayan Kuteybe en son Kaşgar’a doğru yola çıkar (715). Kaşgar günümüzde Çin’e bağlı Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde bir kenttir. O sırada Halife Velit ölmüş yerine Süleyman İbni Abdülmelik (715-717) geçmiştir. Bu yeni Halife ile arası iyi olmayan Kuteybe Kaşgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak yakalanıp öldürülür..
Yeni halife, Kuteybe’nin yerine Yezit İbni Muhellep’i sefere gönderir. Yezit’in ilk işi Hazar denizinin batısına, Dağıstan bölgesine saldırmak olur (716). Dağıstan Meliki Saltekin, Yezit’e karşı uzun süre dayanır. Sonunda Dağıstan düşer. Kent yağmalanır ve 14.000 kişi öldürülür. Yezit’in ordusu Hazar denizinin güney doğusunda bulunan Gürgan kentine yönelir. Günümüzde İran’a ait bir kent olan Gürgan (Gorgan) savaşmadan teslim olsa da 50.000 Türk acımasızca öldürülür.
717 yılından itibaren Arapların kendi aralarındaki çatışmalar nedeniyle İslam ordularının saldırıları hız keser. Bunu fırsat bilen Sogdia (Özbekistan-Tacikistan) bölgesindeki Türgişler (Türkeşler) Araplara başkaldırır (720). Türgiş başbuğu Sulu Çor Müslümanlara karşı başlatılan isyanın liderliğini üstlenir . Türk ordusu karşı saldırıya geçerek 728 yılında Buhara’yı geri alır. Semerkant’ı Araplardan geri almak için kuşatır. Ancak, Araplara destek birliklerin gelmesiyle Türkler kuşatmayı kaldırmak zorunda kalır. 732’de Buhara’yı da terk ederek geri çekilirler. Sulu Çor yardımcısı tarafından bir komplo sonucu 737 yılında öldürülür. Sulu Çor’nun öldürülmesinden sonra Türkler bir daha toparlanamazlar..
turklerin-musluman-olusu
Bu arada Arap saldırıları hız kesmeye başlarken Müslümanlığı kabul eden Türklere ekonomik çıkarlar sağlanmakta, cizye olarak alınan vergiler düşürülmekte, çok daha yumuşak politikalar uygulanmaktadır. Halife Hişam Bin Abdülmelik (724 – 743) döneminde Taşkent ve Fergana da Arap ordularına teslim olduktan sonra (740) savaşlar sona erer. Araplar Semerkant’a tamamen yerleşirler. Yurtlarını terk ederek giden Türklerin geri dönmeleri halinde vergi borçları affedilir, halkın kendiliğinden Müslüman olması teşvik edilmeye başlanır.
TÜRKLER MÜSLÜMAN OLDUKTAN SONRA… Görüldüğü gibi İslam’ın Türklere kabul ettirilmesi hiç de öyle güle oynaya olmamış 70 yıl kadar süren bu kanlı süreç sonunda Arap egemenliğine boyun eğen Türkler Müslüman olanlara sağlanan ayrıcalıkların da etkisiyle eski dinleri olan Şaman- Göktürk dinini terk etmeye başlamışlardır. Zaten bir süre sonra Abbasi devleti (750-1258) dönemi başlayacak, Türk savaşçılar Arap ordularına katılacaklardır.
Nitekim 751 yılında Talas Irmağı (Güney Kazakistan) kıyısında gerçekleşen bir savaşta ilk kez birleşik Arap – Türk orduları Çin ordusunu yenince bu başarı da Türklerin Müslüman olmasını hızlandırmış, Karlukların ardından Oğuzlar da İslam’a geçmişlerdir. İlk Müslüman Türk devleti olan Karahanlılar’dan (840) sonra Oğuzlar Büyük Selçuklu Devleti’ni (1040) kurmuşlardır.
ARAPLARIN TÜRK EGEMENLİĞİNE GİRMESİ ! Abbasi devletinin son dönemlerinde Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu devletinin dağılmasıyla Anadolu’da bir sürü Türk beyliği/devletçiği oluşmaya başlar. Bunlardan Osmanoğulları 1224 yılından itibaren güçlenmeye başlayarak hızla devlet olmaya yönelir ve Anadolu birliğini sağlar. Bu arada Abbasi hanedanlığının sona ermesiyle hilafet ve yönetim Memluk hanedanlığına geçmiş ve Memluklar (Mısır) Devleti (1259-1517) dönemi başlamıştır.
1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra Doğu Roma-Bizans’ın mirasına konan Osmanlı Devletinin güneye doğru genişlemesiyle Türk-Arap çatışmaları yeniden başlar. Ancak, bu kere Araplar Kahire yakınında Ridaniye’de çok ağır bir yenilgiye uğrar. Üç gün süren sokak savaşlarından sonra Kahire’nin düşmesiyle, Mısır Osmanlı topraklarına katılır. Yavuz Sultan Selim halifeliği Araplardan devralır (1517). Halifelik Osmanlı’nın yıkılışı (1922) ve hilafetin 1924 yılında kaldırılmasıyla sona erecektir.
TÜRKLER NEDEN İSLAM’A DİRENDİLER? Kuşkusuz, “Türkler madem Müslüman olacaklardı neden İslam’a bu kadar çok direndiler? Neden bir türlü Müslüman olmak istemediler?” diye bir takım sorular akla gelebilir tabi ki. Bu bağlamda Türk töresine ve mitolojisine kısaca bir göz atarsak en azından teolojik açıdan bu soruları yanıtlamak mümkün olabilir. (İslamiyet öncesi Türklerin inançları, devirden devire, zaman ve mekana göre müthiş bir çeşitlik ve değişkenlik gösterir.)
Her şeyden önce Türklerin bir peygamberi ve kutsal kitabı olmamasına rağmen Türk destanlarında, masallarında ve Anadolu’da yaşamakta olan bazı grupların (Yörükler, Türkmenler, Aleviler, Mevleviler vs) gelenek ve göreneklerinde Türk töresine özgü inançların izlerine hala rastlamak mümkündür. Türk töresi yüksek erdem, dürüstlük, mertlik, onur, kadına saygı ve sevgi, yaşlılara itibar ve hürmet ile hayvan ve doğa sevgisine dayanan bir yaşam birlikteliği olarak özetlenebilir. Kadın erkeğin yoldaşı, acundaşı, kutlu ailenin temel direğidir. Kadın ve erkek hep birlikte çoluk çocuk eğlenir, yemek yer, dans eder, saz çalar, şarkı söylerler.
Doğa, kırlar, dağlar, göller, ırmaklar, hayvanlar, insanlar ve onların tinleri (ruhları) hepsi birliktedir, birlikte yaşarlar. Acun ve insan uyum içindedir. Şaman, kam, ya da, ozan-büyücü (druide) toplumun tinsel (ruhsal) önderidir. Her şey, her zerre canlıdır, hayat doludur. İnsanlara can vermeden önce gökte kuşlar gibi yaşayan tin “soluk, nefes” anlamına da gelir. Ölüm soluğun kesilmesi, tinin tenden (bedenden) ayrılması olarak algılanır. İnsan tini genelde kuş simgesindedir.
Tin ortak, tenler farklıdır. Hayvan ruhları da insan ruhları gibi ölümsüzdür. Hayvanın ayrı, insanın ayrı evreni yoktur. Evren ve yaşam birliği vardır. Bu tümlük ve ortak acun düşüncesi, kaynağını “Kök Tengri” Gök Tanrı’dan alır. İnsan Gök’ün verdiği yaşam gücünü korumaya ve çoğaltmaya çalışır. Bu yaşam gücü veya yaşam ruhuna “Kut” denir. Kut, “uğurlu, kutsal, şanlı” anlamlarına da gelir. (Kutlu olsun deriz).
Gök, gökyüzü, gökler sadece tinlerin yerleşkesi değil, yaşam gücü olan Kut’un da çıkış yeridir. Edilen dualarda para, pul, servet yerine Tanrı’dan daha çok Kutsal Tin olan Kut’u vermesi istenir. Uzun yaşamın kaynağı Kut’tur. Örneğin, toprağın çoraklaşması Kut’un kaybolması olarak yorumlanır. Geyiklerin, kurtların, hayvanların yavrulaması, doğum olayı, bereket, bolluk Kut’un gücüdür. Hristiyanlıktaki Kutsal Ruh (Ruhulkudüs) gibi Kut doğrudan Tanrı’dan gelir.
Gök Tanrı acunu, göklerdeki yıldızları, güneşi, ayı kapsayan bir varlıktır. Tengri sözcüğü hem somut gökleri, hem de soyut göklerin ruhunu betimler. “Kök Tengri” Gök Tanrı anlamına geldiği gibi “Mavi Gök” anlamına da gelir. Bu aynı zamanda insan soyunun, tüm canlı ve cansız varlıkların kök ve kökeninin “Gök Tanrı” olduğunun gizli bir imgesidir. Bu tanrı-acun-insan-canlılar tümlüğü ileriki yüzyıllarda -Platonizm’in de etkisiyle- Tasavvuf (Mistisizm, Gizemcilik) ve Sufi felsefesindeki “Varlık Birliği” (Vahdeti Vücut) inancının temellerini oluşturacaktır.
Gök Tanrı’nın yeryüzüne yansıması olan Umay bir bereket tanrıçasına özgü tüm özellikleri taşır. Ürünler, ekinler, hayvanlar ve yavruları, analar, gebeler, bebekler, çocuklar yeryüzü Tanrıçası Umay’ın koruması altındadır. İnsan ölünce göğe uçar. “Öldü” yerine “sunkar boldı” (sungur kuşu oldu), ya da, “uçuverdi” denir. Cennet’in adı “uçmag” dır. Kötülerin gittiği “tamag” denilen cehennemde suçlular cezaları bitene dek katran kazanlarına atılır.
TÜRKLER MÜSLÜMAN OLMASAYDI NE OLURDU? Türkler Müslüman olmakla kendilerine yabancılaşmış, özgün Türk aile düzeni yıkılmış, kadını ikinci plana atan, feodal aşiret kurallarını (çok eşlilik, kölelik, ağır cezalar, cihat, vs ) dayatan gelenek, görenek ve törelerine tamamen aykırı bir dinin boyunduruğu altına girmişlerdir. Hacı Bektaş Veli, Pir Sultan Abdal, Ömer Hayyam, Yunus Emre, Mevlana gibi düşünür, bilge ve önderler bu dinsel boyunduruğa kısmen de olsa direnmeye çalışmışlar, daha insancıl, daha sevecen ve evrensel bir inanç arayışına girişmişlerdir.
Eğer Türkler Orta Asya’dan eski komşuları Çinliler ve Japonlar gibi eski inançlarına bağlı kalmış olsalar, kendi Göktürk alfabelerini kullanmaya devam etselerdi acaba ne olurdu? Türkler de Çinliler ve Japonlar gibi bir dünya devi olmayı başarabilirler miydi? Bu iyi mi olurdu, kötü mü olurdu? İyi ve kötüden öte nasıl bir Türkiye olurdu? İleri demokrasi, açılım saçılım, zorunlu din dersi, imam-hatip vs vs olur muydu, olmaz mıydı? İmdi sözü uzatmadan sanırım: ne laik anti-laik, ne İmam Hatip okulları, ne zorunlu din dersi, ne türban, ne çok karıyla evlenmek, ne çocuk evliliği, ne çocuk gelinler, ne huri ne gılman, ne harem ne selam, ne helal ne haram, ne kafir ne gavur, ne misvaklı diş macunu, ne haşema, ne kara çarşaf, ne saç, kıl, tüy, ne hoparlörlü cami, ne de ılımlı İslam gibi dine bağlı ya da dinsel kökenli sorunlar yaşamazdık herhalde değil mi?
submitted by kedi7nickimi to KGBTR [link] [comments]


2020.11.19 12:48 bosypion Karabağ hakkında bilmedikleriniz - Sevan Nişanyan (Karabağ Azerbaycan'ın Eline Geçmeden Önce Yazılmıştır)

http://nisanyan1.blogspot.com/2020/10/bes-melikler-karabagn-asr-derecededaglk.html

Beş melikler
Karabağ’ın aşırı derecede dağlık (dolayısıyla ulaşımı güç ve ekonomik açıdan marjinal) olan iç kısmında Ermenilerin birtakım yerel beyler önderliğinde Türk hanlıklarına ve İran devletine karşı bir tür kısmi özerkliği yüzyıllar boyunca korudukları anlaşılıyor. Aynı durumu aşırı derecede dağlık olan başka yerlerde, mesela Sason’da, Zeytun’da, Ermeniler yerine Nasturileri koymak şartıyla Hakkari’de, Azeriler yerine Kızılbaş aşiretlerini koyarak Dersim’de görürüz. Hemşin 18. yy’a dek benzer yapıdadır. Rodoplarda, Arnavutluk’ta, Suli’de, Peloponnes’in Mani Yarımadasında, Ege adalarında da buna benzer öyküler buluyoruz. Türk-İslam egemenliği ekonomik açıdan verimli ve askeri açıdan kontrolü kolay olan ovalara yoğunlaşmış, dağlık kesimleri – bir miktar haraç ödemek ve ovayı fazla taciz etmemek şartıyla – dağlılara bırakmış görünüyor.
Ermeni anlatısında Karabağ’ın soyları efsanevi Ermeni krallarına dayanan beş melik ‘hanedanından’ söz edilir. Hanedan sözcüğünün burada fazla iddialı olduğunu, beşli bir stabil yapıdan söz etmenin de tarihe taşıyamayacağı kadar fazla anlam yüklemek olduğunu düşünüyorum. Beyliklerin Rusya’ya biat ettiği 1799 tarihinde kendine ‘melik’ unvanını layık gören beş yerel şef mevcuttu demek daha doğru olabilir. Meliklerin isim ve unvanları, İslam ile Ermenilik arasında en azından 1799 öncesinde zaman zaman tereddütte kaldıklarını düşündürür: Melik Beğleryan, Hasan Celaliyan, Şahnazar Şahnazaryan, Atabekyan, Allahverdi Han, Allahkuli Sultan... (Yan yerine +oğlu yahut +kulu ikame etmek de mümkün olmalı.) Belki 1730’lardan itibaren Rus gücünün bölgede belirmesi, yerel egemenlerin Ermenilik hissiyatının keskinleşmesine hizmet etmiş olabilir.
Her halükarda 19. yy başındaki Rus kayıtlarına göre dağlık bölgedeki köylerin tamamına yakını (77 köyün 70 kadarı) Ermenidir. İlginçtir ki, Türk fethinden 750 yıl sonra Ermeni coğrafyasının başka hiçbir yerinde bu denli kompakt bir Ermeni yoğunluğu bulunmamaktadır. Yani, şayet öyle terimlerle dünyayı algılayan biriyseniz, Dağlık Karabağ 19. yy başında dünyada kalmış olan en has Ermeni diyarıdır.
Cevanşir Han
Karabağ Hanlığının kurucusu – ve Karabağ adını coğrafyaya kazandıran kişi – Penah Ali Han Cevanşir’dir. Yerel Türk beylerindendir. Nadir Şah’ın ölümünden sonra İran’ın kargaşaya düştüğü 1748 yılında hanlığını ilan eder. Ağabeyini öldürterek melikliği gaspetmiş olan Şuşa bölgesi hakimi Melik Şahnazar ile diğer Ermeni meliklerine karşı ittifak eder; onun kızı Hurizad’ı oğluna alır. Daha sonra Hınzıristan köyünün (yine Ermeni) egemeni Mirzahan da ittifaka katılır. Cevanşir Şuşa’da görkemli bir saray inşa ettirerek oraya yerleşir. Yerel Ermenilerle İslam/Türk beyi arasındaki ilginç simbiyoz, bize belki Hakkari beyleri ile Ertoşi aşiretinin yerel Nasturi-Hıristiyan aşiretlerle yüzyıllar süren ittifakını anımsatıyor. Dersim’de Kızılbaş aşiretleri ile Ermeni köylüler arasındaki ilişkinin de çok farklı olduğunu sanmıyorum. Atlı ve silahlı İslam beyleri, ekip biçmeyi tercih eden Ermeni köylülerin işine gelmiş.
Cevanşir’in oğlu Halil İbrahim Han Rus istilasına dek Karabağ hanı olarak kalır. İran’a karşı bir dizi savaştan sonra 1795’te Şahın egemenliğini kabul etmek zorunda kalır. Cevanşirler 1905 ve 1920 olaylarında da önemli roller oynarlar.
Kaçıncı kuşak torunlarından merhum Dr. Behbut Cevanşir bir dönem Teşvikiye’de kulak doktorumdu. Sağır olan sağ kulağımı kurtaramadı.
1813’te Gülistan Antlaşmasıyla bugünkü Azerbaycan (artı Karabağ) toprakları Rus egemenliğine girer. Bunu izleyen 15 yılda İran’dan gelen çok sayıda Ermeni muhacir Şuşa’ya yerleşir. Daha önce Ermeni köyleriyle çevrili bir Azeri kalesi olan Şuşa, yaklaşık eşit nüfusa sahip Türk ve Ermeni mahallelerinden oluşan kalabalık bir kent niteliği kazanır. Kafkasya’daki ilk Ermeni matbaası (galiba) burada kurulur, ilk Ermenice gazeteler burada yayımlanır, tiyatro vesaire denemeleri yapılır. Ancak 1828’de Türkmençay Antlaşması ile Erivan Hanlığı da Rus yönetimine girince, Rusların ‘Ermenileştirme’ politikasının odağı Şuşa’dan Erivan’a kayar. Bu kez Osmanlı’nın Kars, Ağrı, Erzurum bölgelerinden göçen büyük muhacir kitleleri Erivan ve çevresine iskan edilir. Şuşa ikinci plana düşer.
Ağaoğlu Ahmet
1905’te birinci Rus ihtilalinin en sıcak günlerinde Şuşa’da Türklerle Ermeniler arasında kanlı çatışmalar çıkar, iki taraftan yüzlerce insan öldürülür. Çatışmanın nedenleri konusunda doğru dürüst bir analiz bulamadım. Tahminimce Ermeni nüfusunun – hem Şuşa hem Erivan’da – hızlı artışının bozduğu toplumsal dengeler önemli bir faktördür. Ermeni tarafının 1890’lardan itibaren gütmeye başladığı bağımsız milli devlet ideali (tıpkı aynı dönemde Bulgaristan ve Makedonya’da yaşandığı gibi) bir etnik temizlik programına yol açmış olabilir. Tam aynı yıllarda Azerilerin de Osmanlı Türkiyesi ile birleşmeyi ya da en azından işbirliğini öngören Pantürkizm rüzgarlarına kapılmış olması, karşı tarafta da benzer emellerin rol oynamış olabileceğini düşündürüyor. Dağlık Karabağ, Rusya Türkleri ile Türkiye arasında aşılması güç bir coğrafi engeldir. Karabağ’daki toplumlararası çatışmalara katılan Azeri militanlarının şefi Ağaoğlu Ahmet de Pan-Türkçü düşüncenin Rusya çapında parlayan yıldızlarındandır.
Ağaoğlu daha sonra Türkiye Cumhuriyetinin kurucu kadroları arasında yer alacak, Ankara’da TBMM hükümetinin basın ve propaganda müdürü olacaktır. Oğlu Samet Ağaoğlu Demokrat Parti döneminin İçişleri Bakanıdır. Torunlarından Tektaş Ağaoğlu Sovyet yanlısı Marksist partilerimizden TSİP’in başkanı oldu. Diğer torunu merhum Mustafa Kemal Ağaoğlu bir dönem yakın arkadaşımdı; az kalsın beraber şirket kuracaktık. Üçüncü kardeş Sitare Ağaoğlu ile 1986’nın yılbaşı gecesi Bilsak’ta karşılıklı sahne alışımız bir kuşağın belleklerine kazınmıştır.
Sovyet mühendisliğinin zaferi
1918’de Rus imparatorluğunun dağılmasından sonra Karabağ’ın statüsü Paris Barış Konferansına havale edilir. Çağın moda düşüncesi ‘ulusların kaderini tayin hakkı’dır. Karabağ ilinin (dağ + ova) nüfus çoğunluğu tartışmasız Azeri Türktür. Ama Dağlık Karabağ’ın nüfusu (Şuşa şehri hariç) açık farkla Ermenidir. Şimdi ne olacak?
Mayıs 1919’da Dağ Karabağlılar İngilizlerin güvencesine kanarak, barış konferansı sonlanıncaya dek geçici olarak Azeri idaresine girmeyi kabul ederler. Azeriler derhal ulusların kaderini tayin etme sürecine girip 5 Haziranda Dağlık Karabağ köylerinde geniş çaplı bir Ermeni katliamı düzenler. Taşnak partisi bunun üzerine Azeri yönetimine karşı ayaklanma ve gerilla savaşı başlatır. Mart 1920’de Ermeni militanları Nevruz bayramından yararlanarak Karabağ’daki Azeri polisine yönelik büyük bir kıyım gerçekleştirir; yüzlerce polis öldürülür. Karşılık olarak Azeriler iki gün sonra Şuşa’nın Ermeni mahallesine saldırır. Mahalle yerle bir edilir; kime inanacağınıza bağlı olarak 500 ila 20.000 Ermeni öldürülür.
Şuşa’nın Ermeni kesimi 1960’larda Kruşçev dönemine dek mahvolmuş bir harabe olarak kalacak, onun yerine dikey olarak 500 metre aşağıda Stepanakert (Hankendi) şehri kurulacak, Ermeni özerk yönetiminin başkenti olarak hizmet edecektir.
Azerbaycan ve Ermenistan’ın Sovyet yönetimine girmesinden sonra Ankara yönetimi, Azerbaycan ile Türkiye arasında üçlü bariyer oluşturan Karabağ, Zangezur ve Nahçivan’ın Azerbaycan’a verilmesinde ısrarcı olur. Sovyet tarafı Zangezur’un Ermenistan’a katılması lehine oy kullanır. Bugünkü Ermenistan’ın güneye sarkan kısmı olan Zangezur’da Komutan Njdeh liderliğindeki Ermeni gerilla kuvvetleri üç yıl süren çatışmalarda evvelce çoğunluk olan Azerileri azınlığa düşürmeyi başarmıştır. Nahçivan, Türkiye ile ortak sınırı olmamak kaydıyla Azerbaycan’a bırakılır (sınır koridoru sağlayan Aralık ilçesini TC daha sonra İran’dan satın alacaktır). Dağlık Karabağ bir süre sürüncemede kaldıktan sonra Ermeni nüfusun özerk yönetimi garanti edilerek Azerbaycan’a bırakılır. Ankara bunun üzerine Ermenistan ile Dağlık Karabağ arasındaki Laçin ve Kelbecer koridorlarının Ermenilerden arındırılarak Karabağ-Ermenistan temasının kesilmesini talep eder. Ankara ile iyi ilişkileri gözeten Stalin, Lozan müzakerelerinin en sıcak dönemine denk gelen günlerde Türk talebini onaylamayı uygun bulur. Koridordaki Ermeni köyleri boşaltılır; lakin yerine Azeriler değil Kürtler yerleştirilir. 1923’te Laçin ve Kelbecer ilçelerini kapsayan Kızıl Kürdistan reyonu kurulur. Uzun ömürlü olmaz, 1929’da iptal edilir.
İki ilçede Kürt nüfusu 1980’lere gelindiğinde ne kadardı, bilgi bulamadım.
1988-1994 savaşı
Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde Karabağ’da yaşananları elbette hatırlıyorsunuz. 1988 başında Sovyetlerin günlerinin sayılı olduğu hissedilir. Azerbaycan’da milliyetçi politikalar Haydar Aliyev’in Parti Birinci Sekreteri olduğu 1969’dan itibaren artan oranda gündeme gelmiştir. Kavga Dağlık Karabağ’da Azericenin zorunlu eğitim dili yapılması meselesinden patlak verir. 11 Şubat 1988’de Dağlık Karabağ Ermenileri ayaklanır; Azeri memurlar bölgeden kovulur. Öfkeye kapılan Azeriler 28 Şubatta Bakü’ye yakın Sumgayıt kentinde Ermenilere karşı büyük bir pogrom düzenler. Türkiye’nin 6-7 Eylül, 1978 Maraş ve Çorum olayları, 1993 Madımak katliamı vs. münasebetiyle gayet iyi tanıdığı yöntemlerle organize kalabalıklar Ermeni evlerini basar, 100 civarında insan öldürülür. Bu tür olaylar sonraki yıllarda eski Sovyet coğrafyasında vukuat-ı adiyeden olacaktır. Ancak 1988 için bir ilktir ve tüm Sovyetler Birliğinde dehşet uyandırır. Kasım 1988’de Azerbaycan’ın ikinci kenti olan Gence’de (o zamanki adıyla Kirovabat’ta) yine bir Ermeni pogromu gerçekleşir; anlatan tarafın tercihine göre onlarca veya binlerce Ermeni öldürülür. İzleyen aylarda Azerbaycan’da yaşayan Ermeni nüfusun tamamı ile Ermenilere yakın sayılan Hıristiyan Udi halkı, çoğu zaman feci koşullarda Azerbaycan’ı terk etmek zorunda bırakılır. Sovyet sayımlarına göre 1988 öncesinde Azerbaycan’da 500.000’e yakın Ermeni ve 10.000 Udi vardır. Dağlık Karabağ reyonunda olan 120.000 kadar Ermeni kalır. Demek ki yaklaşık 390.000 kişi göçmüş olmalı. Buna karşılık Ermenistan’da yaşayan 120.00 (Ermeni iddiası) ila 180.000 Azeri (Azeri iddiası) yurtlarından sürülür.
1994’e dek feci derecede kanlı bir savaş sürer. Ermenilerin zaferiyle sonuçlanır.
Savaşta Şuşa’yı ellerinde tutan Azeri güçleri, Şuşa’dan kuşbakışı görünen Stepanakert kentini sürekli top ateşine tutarlar. Şehir yerle bir olur; sivil halktan çok sayıda kişi ölür. 2 Mayıs 1992’de Ermeni milisleri cüretkâr bir operasyonla Şuşa’yı ele geçirirler. Stepanakert’e ve 1920 katliamına bilmisil kentin Azeri kesimi yerle bir edilir.
2008’de Arsen’le beraber Şuşa’nın yarı yıkık, terk edilmiş sokaklarını gezdik. Harabeye dönmüş Gevher Ağa Camiinin içine girdik. Ani’de ve eski Van kentinin yıkıntılarında hissettiğimiz duyguların benzerini yaşadık.
Gelelim bugüne
Tavrımı baştan net söyleyeyim. Dağlık Karabağ halkı, yurdu, canı ve özgürlüğü için bir mücadele vermiş ve kazanmıştır. Kaybetseler bugün Azerbaycan’ın geri kalan kısmında olduğu gibi Dağlık Karabağ’da da Ermeni kalmazdı.
Olay bundan ibarettir. Siyah ve beyazdır. Uluslararası diplomasinin birtakım kaypaklıklarını gerekçe ederek, aradan otuz yıl geçtikten sonra bunu rövanş konusu yapmak savunulabilir bir tavır değildir. Vaktiyle Sırbistan, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Arabistan vesaire de aynı gerekçelerle ve aynı yöntemlerle mücadele etmiş ve hukuken Osmanlı devletine ait görünen birtakım toprakları silah zoruyla elde etmişlerdir. Bugün Karabağ’a “hukuken Azeri toprağıdır” diye saldırmayı hak görenlerin yarın Balkanlarda ve Ortadoğuda aynı iddia ile ortaya çıkmamaları şaşırtıcı olur.
Dağlık Karabağ dışında Ermenistan ve Karabağ kuvvetlerinin işgal ettiği diğer topraklarda Ermeni pozisyonunun bu kadar berrak olmadığını teslim etmek zorundayız.
İşgal edilen yerleri ikiye, hatta belki Agdam’ı ayrı tutarak üçe ayırabiliriz.
Birinci bölge, Laçin ve Kelbecer koridorları, Dağlık Karabağ’ın güvenliği için elzemdir. Bu koridorlar olmadan Dağlık Karabağ makul bir siyasi birim olarak varlığını sürdüremez. İki koridordan işlek olanı Laçin bağlantısıdır. Kelbecer yolu, Karadeniz vadileri gibi dehşetli sarp, dar bir boğazdır. Sadece Dağlık Karabağ’ın kuzey kesimi ile Ermenistan’ın Geğarkunik vilayetini birbirine bağlar; Azerbaycan’ın geri kalan kısmıyla mantıklı bir bağlantısı yoktur. Buranın iadesini savunanlar bence coğrafyadan pek haberdar olmadıkları için bu fikre kapılıyorlar.
İkinci bölge güneydeki Fuzuli, Cebrayil, Kubatlı ilçeleri ile Bazarçay/Vorotan vadisidir. Bu bölgede sayıları yüzü bulan Azeri kasaba ve köyleri boşaltılmış, mal varlıkları talan edilmiş, evler sistemli olarak yıkılmış, geriye dünyanın hiçbir bölgesinde 21. yüzyılda benzeri olmayan bir harabeler zinciri kalmıştır. Ermeni devleti açısından bir utanç vesilesi olması gereken bu korkunç tabloyu Google haritasında kolayca izleyebilirsiniz. Evet, tüyler ürperticidir.
Ermenistan 1992-1994’te ele geçirdiği bu yerleri iskan etmemiş veya edememiştir. Çünkü Ermenistan’ın buralara iskan edecek ekstra nüfusu yoktur. Azerbaycan’dan kaçan 400 bine yakın Ermeni Ermenistan’a değil Rusya’ya veya Batı ülkelerine göçmeyi tercih etmiştir. Ermenistan’ın bu yerleri ayağa kaldıracak ekonomik gücü de yoktur. Bu yüzden yüze yakın kasaba ve köy, otuz yıldan beri hayaletkent olarak kalmıştır.
Ve fakat Ermenistan’ın bu bölgeden geri çekilmesi de kolay değildir. Çünkü Ermenistan – tıpkı İsrail gibi – bir devlet olarak varolma hakkını dahi sorgulayan iki güçlü düşmanla çevrilidir. Uzak hamisi Rusya dışında sınırdaş olan tek potansiyel dostu İran’dır. Ve asıl Ermenistan’ın İran’la 55 kilometrelik sınırı, askeri açıdan neredeyse hiç değerinde olan olağanüstü dağlık ve sapa bir hattır. Dağlık Karabağ’ın güney tamponunu ele geçirmekle Ermeniler İran’a 130 kilometrelik bir sınır açmakla kalmamış, İran ile Ermenistan arasındaki tek makul karayolu bağlantısı olan Bazarçay vadisini de elde etmiştir. Askeri açıdan bu bölgeyi terk edebilirler mi? Ya da karşılığında ne tür güvenceler isteyebilirler? Bu konularda bilgim yok. Öte yandan 400 kilometrekarelik bir saha ilelebet nüfustan arındırılmış bir no man’s land olarak tutulabilir mi? Onu da sanmıyorum.
Hayal kuralım. Bölgenin askeri kontrolünün Ermenistan’a bırakılması, buna karşılık göçertilen Azerilerin, güvenlikleri ve kültürel ve siyasi hakları sıkı uluslararası güvencelere bağlanmak suretiyle geri gelmelerine izin verilmesi acaba bir çözüm olabilir mi? Sanırım şimdilik ütopik bir yol olarak görünüyor. Türk ve Azeri milli duygularının otomatik bir refleksle karşı çıkacağı kesin. Yani Türkler, Ermenilerin egemenliğinde mi yaşayacak? Daha neler?
Buna karşılık Azeri/Türk tarafı Dağlık Karabağ Ermenilerinin Azerbaycan bünyesinde özerk bir birim olarak mutlu mesut yaşayabileceklerini savunuyorsa, Azerilerin Ermenistan bünyesinde özerk bir birim olarak yerleştirilmesine niye karşı çıksın? Bu sorunun da çok makul bir cevabı olduğunu düşünmüyorum.
submitted by bosypion to BlogArsiv [link] [comments]


2020.11.18 19:18 bosypion Ekonomi Nedir - Esra Ergin

Ekonomi Nedir

Ekonomi nedir dediğimizde sınırı olmayan insan ihtiyaçlarını, kıt kaynaklarla karşılama faaliyetlerini inceleyen sosyal bir bilim olarak tanımlanır. Toplum genelinde; tüketim, üretim, paylaşım, gelir, kalkınma, büyüme gibi önemli toplumsal konuları inceler. Kaynakların kısıtlı olması nedeni ile insanlar farklı seçenekler arasından tercihte bulunmak durumunda kalırlar. Bu sebeple ekonomiye “tercih bilimi” de denmektedir. İnsanoğlunun ilkel yaşamdan itibaren temel ihtiyaçlarını karşılamakla ilişkili olan, ekonomi kavramı hayata geçmiştir. İlkel yaşamda, trampa ekonomisi olarak bilinen, malın diğer bir malla takası ile gerçekleşen ekonomik uygulama ile insanlar çeşitli ihtiyaçlarını sağlamışlardır. Bu durum insanoğlunun ilk tanıştığı ekonomi kavramlarının; ihtiyaç, fayda sağlamak, değer yaratmak ve fiyat olduğunu göstermektedir. Ekonomi bireyden işletmelere, ülkelere ve tüm dünyaya birbirine bağlanan bir ağdır. Örneğin iyi bir işletme yönetimi ülke ekonomisini doğrudan etkiler.
Ekonomi ikiye ayrılır. Bunlar; pozitif ve normatif ekonomi olarak bilinir. Pozitif ekonomi; mevcut durumla ilgilenendir. Değer yargılarını barındırmaz. Normatif ekonomi ise; değer yargılarına büyük önem vererek, ne olması gerektiğini inceler.

Ekonomi Ne Demek?

Türk dil kurumu tarafından ekonomi kelimesinin eş anlamlısı olarak Arapça kökenli olan iktisat “kasıtlı, bilinçli, ılımlı hareket” kabul edilmiştir. Türkçeye “tutumluluk” olarak geçtiği bilinmektedir. Yunanca kökenli olan ekonomi “ev, çiftlik idaresi” olarak tanımlanmaktadır. Ekonomi, yaşanan olaylara neden, sonuç ilişkisi ile yaklaşır. İnsan davranışlarının neden ve sonuçlarını, sadece ekonomik yönünden inceler. İnsanları kendi çıkarları içinde olan iktisadi bireyler olarak nitelendirir. İstekler sınırsız buna karşılık kaynaklar sınırlı ise ortaya kıtlık sorunu çıkar. Kıt kaynakların ne kadar, nasıl üretileceği yani üretim yönetimi için yolların belirleneceği ve ne şekilde bölüşüleceği ise ekonomi bilimini doğurmuştur. Ekonomi ne demek sorusunun karşılığı kelime anlamıyla böyledir. Zamanla bir bilime dönüşmüştür.

Ünlü Ekonomistlerin Ekonomi Tanımları Nelerdir?

Ekonominin Temel Kavramlarını İnceleyelim

İhtiyaç kavramı; ihtiyaç giderilmediği sürece üzüntü ve acı yaratan bir duygudur. İnsanın yaşamına devam edebilmesi için soluma, giyinme, beslenme, barınma gibi temel ihtiyaçları bulunmaktadır. Hayati olan bu temel ihtiyaçlar dışında kalan ihtiyaçlara ise sosyal ve kültürel ihtiyaçlar denmektedir. Bu durumihtiyaçlar hiyerarşisiile açıklanmıştır. İhtiyaçlar piramidi de denen bu kavramda; piramidin tabanını zorunlu ihtiyaçlar, orta kısmını kültürel ihtiyaçlar ve piramidin tepe kısmında sosyal ihtiyaçlar yer alır.
Fayda kavramı; ürün veya hizmetlerin, ihtiyaç olanı giderme kabiliyeti ve derecesine verilen addır. Tüketici bir ürün veya hizmetten sağladıkları ile tatmin duygusuna erişir. Tüketicinin ulaştığı bu tatmin duygusuna fayda denir.
Değer kavramı; Ürün ve hizmetlere gösterilen öneme, değer denmektedir. Bireyler veya toplum, bir ürün veya hizmetin değerini; sağladığı fayda, fazla veya az bulunması ve o ürün veya hizmetin kalitesine göre belirler. Eğer ürün veya hizmetin değeri sadece sağladığı fayda ile ölçülseydi suyun değerli madenden daha kıymetli olması gerekirdi. İnsanoğlu değer tayin ederken, mal veya hizmete tüketici ne kadar sınırlı olarak ulaşıyorsa onu ölçü almaktadır. Aslında insanoğlunun bencilliği, sınırlı olan ürün veya hizmete yüksek değer vermesi ile oluşur.
Fiyat kavramı; ürün veya hizmetin parasal açıdan değerinin ifade edilmesine fiyat adı verilmektedir. Ürün veya hizmetin değeri, bulunduğu ekonomideki uygulanan ortak değer ölçüsünde, parasallaştırılarak fiyat olarak ifade edilir. Bu değer mutlaka madeni para veya kâğıt para olmak zorunda değildir. İlkel yaşamdan itibaren tarım ürünleri, kolyeler, altın paralar ortak değer ölçüsü olarak kullanılmıştır. Fiyat istikrarı, bir ülke ekonomisinin vazgeçilmez temel unsurudur. Merkez bankasının asıl amacı fiyat istikrarını sağlamaktır.

Ekonominin Alt Dalları Hangileridir?

Bir bilim dalı olan ekonomi, yeryüzünde bulunan kaynakların sınırlı, insan ihtiyaçlarının ise sınırı olmaması yüzünden, mevcut kaynakların daha verimli olarak kullanılabilmesi amacıyla kurulmuştur. Ekonomi, incelediği konulara göre pek çok alt dala ayrılır. Bu alt dallardan en önemli olanları hangileridir, inceleyelim.
Tüm bu kavramlar zaman içerisinde ekonominin bir bilime dönüşmesi ile şekillenmiştir. Ekonomi nedir sorusuna kelime anlamı olarak özünde tutumluluk olarak cevaplasak da bu tutumluluğunun farklı koşullarda uygulanma biçimleri arasında farklılıklar görülür.
Ekonomi ne ifade eder?
Yunanca kökenli olan ekonomi “ev, çiftlik idaresi” olarak tanımlanmaktadır. Ekonomi, yaşanan olaylara neden, sonuç ilişkisi ile yaklaştığı için, insan davranışlarının neden ve sonuçlarını, sadece ekonomik yönünden inceler. İstekler sınırsız buna karşılık kaynaklar sınırlı ise ortaya kıtlık sorunu çıkar, bu durum kaynakların nasıl üretileceği ve ne şekilde bölüşüleceği soruları ile ekonomi bilimini doğurmuştur.
Ünlü iktisatçı F.Falke ekonomiyi nasıl tanımlar?
İktisatçılar, ekonomi kavramını farklı açılardan değerlendirmişlerdir. F.Falke ekonomi tanımını şu şekilde ifade etmiştir. “Bir ülkenin doğal varlığının ve bir toplumun sosyal düzeninin oluşturduğu sınırlar içinde, belirli hayati hedeflere ulaşmak için mevcut kaynakların ölçülü ve özenle kullanılması ve bu konudaki faaliyetlerin planlı bir şekilde yürütülmesidir.”
Ekonominin temel kavramlarından olan fiyat neyi ifade eder?
Ürün veya hizmetin parasal açıdan değerinin ifade edilmesine fiyat adı verilmektedir. Ürün veya hizmetin değeri, bulunduğu ekonomideki uygulanan ortak değer ölçüsünde, parasallaştırılarak fiyat olarak ifade edilir. Bu değerin mutlaka madeni para veya kâğıt para olmak zorunda olmadığı, ilkel yaşamdan itibaren tarım ürünleri, kolyeler, altın paralar ortak değer ölçüsü olarak kullanılmasından görülümüştür.
submitted by bosypion to BlogArsiv [link] [comments]


2020.11.17 08:28 bilcomm123 Pvc boru

Polivinil klorür anlamına gelen pvc boru lavabo, duşa kabin, küvet gibi ortamlarda rögar ya da kanalizasyon gibi ortamlarda şebeke suyunun kullanımı sonrasında ortaya çıkan pis suların bina dışına çıkılmasına yardımcı olmaktadır. İnşaat sektöründe çok fazla kullanılan pvc boru dayanıklıdır. Uzun ömürlü ve dayanıklı oluşu onu tercih sebebi yapacaktır. İç kısımları pürüzsüz ve düz olduğundan dolayı kirler direkt olarak borudan atılacağı için bakteri üreme ihtimali de bulunmamaktadır. Pek çok alanda kullanılan ve inşaat sektörünün vazgeçilmezi olan bu borular beton ve pik borulara göre hafif borular arasında yer almaktadır. İşçiliklerinin kolay olmasının yanı sıra kimyasal maddelere de dayanımı fazladır ve korozyon riski bulunmamaktadır.
Pvc boru aynı zamanda işçiliği çok kolay olan bir borudur. Kesilmesi ve montajı kolay olması sebebi ile yüksek işçilik maliyetleri de gerektirmemektedir. Elektrik iletme özelliği bulunmayan bu borular ses yalıtımı sağlarlar. Bu sayede gürültü kirliliğinin de önüne geçerler. Özellikle soğuk bir iklime sahip olan bölgelerde bu tarz pvc boru kullanılıyor ise boruların bakımlarının yapılması ve korunması gerekir. Çapları farklı olan borular bulunmaktadır. Bu boruların boyları da 120’den 3000 mm’ye kadar devam etmektedir. Birbirilerine mutlu olarak eklenen bu boruların zorunlu olarak çıkarılması durumunda ise contalı manşon ve muflu kullanılmaktadır. Boruların uzun süre dayanmaları için açıktan döşenmemeleri gerekiyor.
Pvc boru halk arasında pimaş boru olarak da adlandırılmaktadır. Firmamız tarafından imal edilen bu borular son derece kullanışlı ve uzun ömürlüdür. TS 274 EN 1452 kalite standartlarında imal edilen borularımız kimyasal maddeler ile maruz kaldığında yanma yapmaz. Sadece atık sularda değil temiz su sitemlerinde de pvc boru kullanılabilmektedir. Suya koku vermeden tahliye işleminin gerçekleşmesine yardımcı olan bu borular suyun tahliyesi için ideal ve kaliteli çözümler sunmaktadır. PVC atık su borusu ve basınçlı içme suyu borusu olarak iki türü bulunan bu borular tarımsal sulama şebekesi, tahliye hatları, sınai ve kimyasal tesisler, pis su şebekeleri gibi farklı ortamlarda rahatlıkla kullanılabilmektedir. Siz de yaygın olarak şebekelerde kullanılan bu boruları hemen firmamızdan uygun fiyatlar ile sipariş edebilirsiniz.
submitted by bilcomm123 to u/bilcomm123 [link] [comments]


2020.11.14 15:09 ihatescho0l Dünden bugüne Covid-19

Herkese İyi günler!
Sizlere sırasıyla hepimizin başımızdan geçen olayları haber sitelerinden, youtube, twitter veya Ekşi Sözlükten linklerle sıralamaya çalıştım. Böylece salgınla ilgili farkındalığın artacağını ve Covid-19'u umursamayan kişilerin durumun ciddiyetini fark etmelerini sağlayacağını umuyorum. Listeye biraz geriden başladım 3 günlük ara ile yeni postları da yayınlayacağım. Linklerini vermiş olduğum hiç bir görsel veya video bana ait değildir. Eksikler olabilir fakat belirtmeniz durumunda en kısa sürede düzenleyebilirim.
Öncelikle şunu unutmamalıyız bu hastalığın şakası yok! Ve sağlıkçılar olmadan devam edemeyiz. Fakat toplum bu insanlara da robotmuş gözüyle bakıyor. Sağlıkçılar arasında kronik rahatsızlığı olanlar olabilir, eline uygun teçhizat verilmemiş olabilirler, belki nöbetlerinin bilmem kaçıncı saatlerindeki kaçıncı hastaya bakıyorlardır. Bu yüzden mümkün olduğunca sağlıkçılara iyi davranmamız gerek.
Listeye başlamadan önce ufak bir hatırlatma daha yapmak istiyorum:
Türk Tabipleri Birliği 11 Kasım itibariyle başlayıp 5 gün boyunca 21.00’da ışık açıp kapama eylemi gerçekleştirileceğini belirtti.
Covid-19 geçirmiş kişiler isterse immun plazma bağışı yapabilirler.
Pandemi başından beri meslek hastalığı olarak kabul edilmeyen Covid-19'un, meslek hastalığı olarak kabul edilmesi için siz de imza verebilirsiniz.

10 Ocakla başlayalım:
• Covid-19 ile mücadele için 10 Ocak 2020'de Koronavirüs Bilim Kurulu oluşturuldu.

• Pandemi esnasında umreye gidip gelen kafile denetleme yapılmadan içeri alındı, Kyk yurtlarından öğrenciler gecenin bir yarısı apar topar dışarı atıldı, fakat umrecilerin bir kısmı öğrencilerin eğitim dönemi boyunca kaldıkları odalara, öğrencilerin şartlarının ne kadar kötü olduğunu "Şurada insan yaşar mı?" sözleriyle belirtti. Hatta toplum sağlığını umursamayıp karantinadan kaçmaya çalışanları, isyan çıkarıp, polise tüküreni oldu.
-Olayların ufak bir özeti.

• Sağlık çalışanları için ülke genelinde saat 21.00 civarında üç gece moral alkışı yapıldı, fakat dördüncü gün bir sağlıkçı darp edildi. Yedi gün sonra 112 çalışanlarına şiddet uygulandı, cep telefonu ile kaydedildi.
• Doktor Mustafa Tamur tarafından Sağlıkta Şiddet yasasının gerekliliği üzerine yapılan ufak bir açıklama.
• Sağlık çalışanlarına şiddet uygulanmaya devam edildi:
• 7 Nisan 2020'de öne sürülen "Sağlıkta Şiddet" yasası AKP ve MHP tarafından reddedildi.
• Bir gün önce "Sağlıkta Şiddet" yasa önerisini reddeden AKP ve MHP 8 Nisan 2020'de yani olaydan bir gün sonra sağlıkta şiddet cezalarını arttırmaya yönelik teklifinde bulundu.
• 15 Nisan 2020 günü yeni Sağlıkta Şiddet yasası yürürlüğe girdi.
-Türk Tabipleri Birliği’nin yeni yasa ile ilgili değerlendirmesi.
-Yeni yasa ile ilgili başka bir yorum.

Güney Kore, Almanya gibi ülkeler pandeminin ilk dönemlerinde vatandaşlarına para ve kaynak yardımında bulundu. Halkına Covid-19 testi uyguladı.
-Bizim ülkemizde millet vekili çocuğu WhatsApp üzerinden test kiti siparişi aldı. Önce yalanladılar, sonra kabul ettiler. Pandemi öncesi 2002'den beri 8 defa vergi affı yapan sosyal devlet, halktan telefon ve televizyon yolu ile 10 tl para istedi, bu esnada Ahlat Köşkü, 14 yeni araç kiralama, İstanbul kanalı için ihale, yurttaşlarla hiç bir alakası olmayan Afrika Kalkınma Bankasına yardım gibi harcamalar durdurulabilir, salgınla mücadeleye ek kaynak sağlanabilirdi fakat geri adım atılmadı, sarayı bitirmek tercih edildi. Sadece bununla da kalınmadı ülkenin sağlık çalışanları için yeterli koruyucu ekipman bulunmadığı, test kiti olmadığı söylendiği dönemde, İspanya, İtalya, Somali, Güney Afrikaya İsrail'e Covid-19 yardımında bulunuldu, İngiltereye tıbbi ekipman satmaya çalıştı, ama İngiltere ekipmanları yetersiz bulduğu için kabul etmedi. Kaynak kıtsa neden böyle bir şey yapıldı? Yok, eğer kaynak fazlaysa yurttaştan toplanan vergilerle neden sağlıkçılar ortada bırakıldı, yurttaşa yardım edilmedi?
Sağlıkçıların yeterli ekipman bulamadığına dair haberler:

Yabancı ülkelerde sokağa çıkma yasağı düzgün uygulandı.
-Bizde ise iki günü kapsayan sokağa çıkma yasağı son anda duyuruldu bu da izdihama, hastalığın daha da yayılmasına sebep verdi. Video veya fotoğraflar sekmesine tek tek bakarsanız daha net bir tablo var. Belediyelere önceden haber verilmedi, sorumlu kişi istifa etmedi.

• BBC Türkiye Türkiye'de koronavirüs: Cerrahpaşa'da bir gün videosunu paylaştı.

• Devlet tarafından dağıtılacağı iddia edilen maske sevkıyatı 3 hafta sürdü, bu esnada da sevkıyat bir çok kişi için yarım yamalak geçti. Halka maske yetmiyorken, başka ülkelere Covid-19 yardımına devam etmenin yanı sıra, ambulans uçakla İsveç'den Çin'den hastalar getirildi, İsveç olayının kurmaca olduğu ortaya çıkarıldı.

Ayasofyanın Camiye Çevrilmesi

Uyarılara rağmen Ayasofyanın açılışı önlemler kulak ardı edilerek, cuma namazı ile gerçekleştirildi. Hastalık bir çok insana bulaştı.
-Vekilin maskesiz videosu

Bayram için umursamaz davranıldı. Halktan kendi önlemini kendi alması istendi. İnsanlar şehirler arası dolaşarak hastalığın yayılmasına sebep oldu.

• Salgının başında halktan para istenirken, salgının en güçsüz olması gereken Yaz sezonunda turizm işletmelerinin cebini doldurmak için tatil kredisi dağıtıldı, halkı tatile gitmeye teşvik etmek adına televizyonlarda zorunlu reklamlar yayınlatıldı.

İşten çıkarmalar yasaklandı, işverenlere ücretsiz izin verme hakkı tanındı. Çalışanlar mağdur edildi. Kovulmadıkları için işsizlik maaşı da alamıyorlar.

• Bir çok ülkenin uçuşlarını kapadığı Rusya gibi salgının pik yaptığı yerlerden gelecek turistlere ülke kapıları ağızına kadar açıldı, Covid-19 test zorunluluğu olmadan, karantinasız, yalnızca ateş ölçülerek turistler ülkeye sokuldu.

• Salgın boyunca düğün, otogarda asker uğurlama ve cenaze törenlerine yönelik önlemlerin denetimi düzgün yapılmadı. Otogarlara ve cenazelere polis, bekçi yerleştirilebilir, düğün salonları kapatılabilirdi.

31 Ağustos Giresun Mitingi

30 Ağustos'un kutlanması salgın döneminde tehlikelidir diyenler, olayın ertesi günü 31 Ağustosta yapılan mitinge bir kısıtlama getirmemiş. Sağlık bakanının olayla ilgili açıklaması. Bu arada yanlış anlaşıma olmasın, pandemi süresince hiç bir bayram ve türevinin açıkta veya meydanlarda kutlanmasını desteklemiyorum, burada değinmek istediğim şey çelişkili davranıştır.
-Miting linkleri kalkarsa diye alternatif linkler:

• Türk Tabipler Birliği siyah kurdele ve yönetemiyorsunuz, ölüyoruz dövizleri ile yürüyüş yaparak farkındalık oluşturmaya çalıştılar, ama yürüyüşe izin verilmedi.

• Devlet Bahçeli, vaka sayılarında şeffaflık sağlayan, sağlıkçıların süreç içerisinde yaşadıkları problemleri dile getiren Türk Tabipler Birliği'nin kapatılması için çağırıda bulundu.
-Direkt twitter linkleri:
• Ekrem İmamoğlu, sağlık çalışanlarına motivasyon için spor tesislerinden ücretsiz faydalanma imkanı sundu.

• 17 Eylül 2020 Perşembe günü ülke geneli hastanelerde, önlenebilir sebeplerden dolayı vefat eden sağlık çalışanlarını anmak için saygı duruşu yapıldı.
-Diğer paylaşımlar:

Canan Kaftancıoğlu, sağlık bakanı Fahrettin Kocanın iddalarını yalanladı. Fahrettin Koca'nın iddalarının doğruluğu başka twitter hesapları tarafından da sorgulandı.

• 31 Ağustosta Giresunda miting yapan Recep Tayyip Erdoğan "Halkımız dikkat etmedi, tekrar işi sıkmak durumundayız." dedi.
-Canan Kaftancıoğlu'nun eleştrisi

Binali Yıldırım Covid-19'a yakalandı.

Türk Tabipleri Birliği Sağlık Bakanı ile görüşmesi sonrası basın açıklaması yaptı.

• Annesine aşı yaptırmayınca hemşireyi darp edip, bir hasta yakınını bıçaklayan kişi serbest bırakıldı.
• Kalp krizi geçiren sağlıkçının arkasından "Bize başka doktor bakamaz mı?" dediler. Olayla ilgili Tgrt haber yayını.

• 19 Eylül günü İzmir'de Türk Tabipleri Birliği "YönetemiyorsunuzTükeniyoruz" dedi.

• Türk Tabipleri Birliği canlı yayında 6 Ay'ın değerlendirmesini yaptı. Raporun pdf'si.

• Covid-19 ile boğuşan Ankara Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesindeki sağlık çalışanları, silahlı çatışmada yaralanan hastanın yakınları tarafından linç edilmeye çalışıldı.

EBA

• 6 Aylık bir hazırlık süreci, ve Eğitim Bakanı Ziya Selçuk'un "Dünyanın en iyi dijital eğitim altyapısını kuruyoruz.", "Uzaktan eğitimde dünyadaki 3-5 ülkeden bir tanesi Türkiye." demesine rağmen uzaktan eğitim sistemi EBA ilk günden çöktü. Milli Eğitim Bakanı sistemin çöküşünü “Bu olumlu bir haber” diyerek yorumladı. Nevşin Mengü'nün olayla ilgili tweeti. Olayların ardından Ziya Selçuk "Siber saldırı zannettik, meğer bizim öğrencilermiş" açıklamasında bulundu.

• İki Bilim Kurulu üyesi Covid-19’a yakalandı.

10351 yeni sağlıkçı göreve başladı.

• İzmir'de bir sağlıkçıyı boğazından kesici aletle yaralayan saldırgana 20 yıl indirimsiz hapis cezası uygulandı.

Kemal Kılıçdaroğlu, Türk Tabipleri Birliği ziyaretinde bulundu. Basın toplantısından ufak bir kesit.

• AKP yönetimindeki Beykoz Belediyesi'nin covid-19 mücadelesi için açtığı ihaleyi 21 gün önceden açılmış bir şirket aldı.

Ruykat Aziz, Yaşam Boyu Onur Ödülü’nü tüm sağlık çalışanlarına ithaf etti.

• Sağlık Bakanlığı, salgında canı pahasına çalışan sağlıkçılara %16-50 arasında bir zam yapılırken, hastane din görevlilerine %100 zam yapılacağını açıkladı.

Trabzon'da görev yapan doktor, bir hasta yakını tarafından "Çocuklarını yetim bırakmak istemem..." sözleriyle telefonundan ölümle tehdit edildi.

• Bingöl’de 112 ekibi, hasta yakınları tarafından saldırıya uğradı.

• Ek ödemelerine kesinti uygulandığı için hak talebinde bulunan sağlık çalışanları olaydan 3 ay sonra ifade vermeye çağırıldılar.

• Maske uyarısında bulunan bir çocuk darp edildi.

_______________________________
Sağlık bakanlığı verilerine inanmak isterdim ama bu tür başlıklar çok fazla:
* Donanımhaber'deki covid ölümlerine dair iddia.
* 14 eylül 2020 sağlık bakanlığı covid rezaleti.
* Türk Tabipleri Birliği Konsey Başkanı Sinan Adıyaman, Sağlık Bakanlığı verilerin doğru olmadığına dair iddiası.
* Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş ve İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Sağlık Bakanlığının verilerinin doğru olmadığını belirtti.
* Fahrettin Koca, belirti göstermeyen ama testi pozitif çıkan vakaların günlük açıklanan tabloda yer almadığını söyledi.
*2 ekim 2020 sağlık bakanlığı rezaleti.

Hatırlatmalar:
• Pandemi öncesinde hatırı sayılır vergi affı ile borçları silinen Bir çok şirket, geçekleştirilen "Biz Bize Yeteriz" bağış kampanyasına yardım yapılmadı.
• Her yıl ek bütçe isteyen, ve pandemi süresince somut bir destek sağlamayan, hatta Ayasofya'nın açılmasıyla salgını olumsuz yönde etkileyen diyanet işleri salgın süresince fonlanmaya devam edildi. Halbuki hizmetleri hayati önem arz etmeyen diyanet işlerin ödemeleri kısılabilir, ve şuanda ek bütçeye ihtiyaç duyan temel hizmet bölümü Sağlık Bakanlığına aktarılabilirdi. Böylece sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri tamamlanmış olur, atanamayan sağlıkçılar atanarak hastahanelerdeki iş yoğunluğu insani seviyeye indirilebilirdi. Ama bu insanların çabalarına değer bir maaş artış dahil gözlenmedi.


Salgın öncesi veya esnasında istifa eden sağlık çalışanları için demediğini bırakmayanlar acaba asıl sorumluları da eleştirecek mi? Yoksa yine nefretinizi ölmek istemeyen, yalnızca yaşatmak isteyen sağlıkçılardan mı çıkartacaklar?

Covid geçirmiş kişiler isterse immun plazma bağışı yapbilirler.
Pandemi başından beri meslek hastalığı olarak kabul edilmeyen Covid-19'un, meslek hastalığı olarak kabul edilmesi için siz de imza verebilirsiniz.
Salgın boyunca hayatını kaybeden sağlık çalışanlarının güncel listesinin tutulduğu web sitesi siyahkurdele.com.
Listede referans aldığım Yılmaz Özdil'in yazısı.
_______________________

Bu Postun devamı için tıklayınız.

Kronolojik sıraya göre postlar:
  1. "Dünden bugüne Covid-19"
  2. [DevamPart II] Dünden bugüne Covid-19

submitted by ihatescho0l to Turkey [link] [comments]


2020.11.12 17:02 omercanvural Reddit Türkiye'de 1m kullanıcıya ulaşmış olabilir mi? Sosyal medya sayılır mı?

Bildiğiniz üzere sosyal medya sitelerine 1m kullanıcısı varsa temsilci atamaları zorunlu hale getirildi ve geçenlerde temsilci bildirimi yapmayan sitelere ceza kesildi.
Reddit bunların arasında olabilir mi? Temsilci ataması yaptılar mı? Ceza kesildi mi? Akıbeti ne olacak?
submitted by omercanvural to Turkey [link] [comments]


2020.11.02 09:39 bilcoseo Serpme ağ fiyatları

Serpme ağ fiyatları genel olarak firmadan firmaya göre değişir. Serpme ağlar balıkçılık sektöründe oldukça sık kullanılan ağlardır. Eski zamanlardan bu güne ticaret olarak evrilen balıkçılığın yapıldığı büyük teknelerde toplu balık avlamaları için kullanılan bu ağların üretimi konusunda ülkemizde son dönemde oldukça yenilik gerçekleştirilmiştir.
Serpme ağ türleri genel olarak balık türüne göre değişir. Balık tutmada en etkili sonuç almaya yarayan balık ağları, artık tüm balıkçılarda yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Balık avlamada kullanılan gerek tekne, gerekse gemi güvertelerinde mutlaka bir balık ağı bulunabilmektedir. Her balık çeşidi için farklı bir balık ağı kullanırken bunların kendi içerisinde çeşitli özellikleri de bulunmaktadır. Gerek gözenek açıklığı, gerekse boy ve en genişliği olarak her balık türüne göre bu değerler değişmektedir. Artık her balık avcılığında kullanılması zorunlu olan balıkçılık malzemeleri hem sağlıklı hem de elverişli bir balıkçılığa da ortam hazırlamaktadır. Bu balık ağlarının ise bazı çeşitleri vardır. Ağ, motor, iplik derken balık avlama da pek çok gerekli olan malzeme artık her yerde kolaylıkla bulunabildiği gibi de kullanılmaktadır.
Serpme ağ fiyatları yukarıda da bahsettiğimiz üzere balıkların türlerine göre değişkenlik göstermektedir. Her balık filesi türünün kendine göre açıklık ve kapalılık ölçüleri mevcuttur. Fakat bu fileler arasında dikkat edilmesi gereken en önemli nokta kaliteli iplik kullanımıdır. Yeryüzü şekillerinin de katmış olduğu yoğun deniz kıyıları olmasıyla da balık günümüzde kendine önemli bir düzeyde yer bulmaktadır. Serpme ağ fiyatları hakkında internetten bilgi alabilirsiniz. Balık ağları ne kadar suyun altındaki canlıyı yakalayıp da hemen dışarı çıkarılsa da oldukça önem taşıyan bu balık ağları balıklara zarar verme olanağı da yüksektir. Piyasada bulunan bazı dolandırıcılar balık ağlarının maddelerine kimyasal karıştırarak hem kalitesiz ürünler hem de insan vücuduna zarar verecek şekilde ağlar yapılmaktadır. Naylon iplikler kalitesiz ve ciddi anlamda kimyasal olan maddeler kullanarak yapılmaktadır.
submitted by bilcoseo to u/bilcoseo [link] [comments]


2020.11.01 11:15 CreativeGrand Balkan Savaşları'na dair bazı gerçekler

Sırplar, 1389’da kaybettikleri Kosova Savaşı’nın intikamını Kumanovo galibiyetiyle almışlardı ve tüm Kosova ellerine düşmüştü. Bir hayır kurumu görevlisi Mary Edith Durham, o sıralar Karadağ’daydı. Çarpışmalar sona erince Prizren’e gitmek istedi, ancak Sırp yetkililer izin vermedi. Durham, savaş alanlarından dönen yaralı Karadağlılara gitmesine neden izin verilmediğini sorduğunda şu cevabı aldı: “Tek bir Arnavut’un suratında burun bırakmadık da ondan!” Durham, sonradan Arnavutluk’un kuzeyinde burunları ve üst dudakları kesilmiş esir Osmanlı askerleriyle karşılaştığında derin bir infiale kapıldı.
Danimarkalı bir gazeteci de Priştine’de beş bin Arnavut’un öldürüldüğünü, “Sırp harekâtının, Arnavut halkına yönelik dehşet verici bir katliama dönüştüğünü” yazmıştı. Üsküp Katolik başpiskoposunun Vatikan’a verdiği rapora göreyse, Ferizaj’da yaşı 15’in üstünde olan Müslüman Arnavutlardan yalnızca üçü sağ bırakılmış, Gjilan’daki Müslüman nüfus katledilmiş, Yakova ise tümüyle yağmalanmıştı.
Balkan Savaşları’nı bir gazeteci olarak izleyen Rus Devrimi’nin ikinci büyük önderi Troçki, işlenen insanlık suçlarını günü gününe yazan nadir gazetecilerdendi: Prizren “ölüm krallığı gibi görünüyor. Arnavut evlerinin kapıları çalınıyor, erkekleri dışarı çıkarıp anında vuruyorlar. Yağma, talan ve tecavüzlerin ise haddi hesabı yok.” Troçki, Müslüman köylerini yağmalayıp, insanları katleden ve komitacı denilen çeteciler arasında “entelektüeller, fikir adamları ve ateşli milliyetçilerin” de bulunduğunu öğrendiğinde şaşkına dönmüştü. Yaşananların nedenini de yazmıştı: “Sırplar etnografik istatistiklerde kendi işlerine gelmeyen verileri düzeltme yönünde ulusal bir çabayla, tamamen sistemli bir şekilde Müslüman nüfusu yok etmektedirler.”
Üsküp’e yamaçlarına Arnavut ve Boşnak köylerinin yayıldığı bir vadiden geçerek ulaştım. 1912 sürgünleri ve 1997’deki Sırp vahşetinden kaçan Kosovalı Arnavutlar da bu yolu izlemişti. Şehirde ziyaret ettiğim yerlerden biri tren istasyonuydu. Bir fotoğraf belleğime kazınmıştı çünkü. Şehre giren Sırp askerleri tren istasyonundaki, Osmanlıca adının yazılı olduğu tabelayı kaldırıp, “Skopje” yazılı yenisini yerleştiriyorlardı. Bunun işgalcilerin törensel bir tavrı olmadığı çabucak anlaşıldı.
Üsküp, sırf Türk kimliği nedeniyle, Balkan Savaşları’nda en çok acı çeken kentlerden biri olmuştu. Kumanovo yenilgisinin ardından Üsküp’teki Osmanlı askerleri kentten çekilmişlerdi. Türklerin bir kısmı, askerin arkasına takılıp gitmişti; bir kısmı da çetelerin saldırısı üzerine yollara düştü. Ermeni gazeteci Aram Andonyan, “Kadınlar ve çok sayıda yalınayak çocuklar, hazin kervanlara katılıp Selanik’e doğru inmeye başladılar. Birçok göçmen katledildi, kadın ve kızlar kaçırıldı veya tecavüze uğradı, hatta küçük çocuklar boğazlandı… Bütün Makedonya’da amansız katliamlara giriştiler.”
Troçki’nin anlattıklarına göre, şehirde gündüz askerler, gece komitacılar işbaşındaydı. “Türk ve Arnavut evlerine girip her seferinde aynı işi yapıyorlardı: Yağmalayıp öldürmek.” Asıl büyük felaket şehir dışındaydı. Üsküp yolunda, her yer yanıyordu. Çamura bulanmış yollarda, aç ve sefil “kör yürüyüşünü” sürdüren muhacirler kurşunlara ya da süngülere kurban gitmiyorlarsa açlıktan ve salgın hastalıklardan telef oluyorlardı. “Korkunç bir durum… Radovişta ile İştip arasında yaklaşık 2 bin Türk göçmen, çoğu kadın ve çocuk, açlıktan öldüler-sahiden yalnızca açlıktan.” Bulgar ve Yunan işgalinin yaşandığı bölgelerde olanlar da utanç vericiydi. Makedonya bir cehenneme dönmüştü. İngiliz konsolosluk raporlarından birinde, “Kavala ve Drama yörelerinde … çile çekmemiş tek bir Türk köyü bile yok gibidir. Çoğunda düzinelerle erkek kıyımdan geçirilmiştir, ırza geçmeler ve talan etmeler olmuştur” diye yazılmıştı. Rainovo, Kilkis ve Plantza’da Türkler toplu halde yakma yoluyla infaz edilmişti. Rodop Dağları’ndaki Pomak köyleri top ateşine tutularak yok edilmişti. Dimotike’de “silahsız Türkleri nehre atıp yabanördeklerine ateş eder” gibi avlamışlardı. Mustafapaşa’da hayat bir “şeytan oyununa” dönüşmüştü. Makedonya Lejyonu denen katiller çetesinin geçtiği her yerde, örneğin Tırnova’da, Kırcali’de, kadını ve erkeğiyle Müslümanlar “boğazları kesilmiş” olarak yatıyorlardı. Yunanlılar ise örneğin, Pravişta, Doyran, Gevgili ilçelerinde hemen hemen bütün ileri gelen Müslümanları öldürdüler. Gümülcine’de, Kavala’da, Serez’de, Ustrumca’da öldürülenlerin sayısı hesapsızdı. Örneğin Kavala’da yerliler hariç, buraya sığınmış yedi bin muhacir katledilmişti. Serez’de öldürülenler beş bin kadardı.
Kosova’dan itibaren göç yollarına düşenler Vardar Vadisi üzerinden Selanik’e yığılıyordu. O sıralar Selanik hâlâ Osmanlı toprağıydı ve Balkanlar’da sığınılacak son noktaydı. Ancak Selanik’in kaderi de farklı olmadı. Yunanlılar Selanik’i bir protokol ile savaşsız ele geçirmişti. Selanik’teki Türklerin ve savaş boyunca buraya doluşmuş on binlerce sığıntının hayatları garanti edilmiş, talan ve yağmaya göz yumulmayacağı taahhüt edilmişti. Tam tersi oldu. Türklerin ve Yahudilerin ne canı ne de malı korundu. Bir Alman gazeteci, Selanik’in fethini şöyle duyurdu: “Talan, katliam, ırza geçme, korkunç oranlara yükseldi.” Times muhabiri ise “Yunanistan’ın zaferini ne yazık ki fazla takdir edemiyoruz” diyerek olanları özetledi. Tarihçi Mark Mazower, özellikle şehir dışındaki köylerde Türklerin nasıl sürüldüğünü ve katledildiğini ayrıntılarıyla anlatırken, çarpıcı bir ayrıntıya da yer verir: “Müslümanlar yakalarına haç takmaya zorunlu tutuluyorlardı.”
Yaşananlardan üç yıl sonra Selanik’e gelen Amerikalı gazeteci John Reed, Türk şehri olarak nitelediği Selanik’in ölümünü yazmıştı. “Türk şehir geriliyor. Camiler birbiri ardına yıkıntı haline geliyor ve her ay müezzinin yüzyıllardır ezan okuduğu bir minare daha susuyor ve ıssızlaşıyor. Selanik Türkleri can çekişiyordu. Kentin kendisi de can çekişiyordu: Ülkesinden koparılmıştı.”
Savaşın başladığı 1912’den itibaren Türkiye’ye sağ salim ulaşabilmiş sürgün sayısı 413 bin 922 kişiydi. Balkanlar’da kalanların da sayısı belliydi ve göç edenlerle kalanların sayısı toplandığında savaş öncesindeki nüfusun yaklaşık 650 bininin kayıp olduğu ortaya çıkıyordu. Bunların tümünün katledildiği, açlık ve hastalıklara kurban gittiği kesindi. Balkan Savaşları’nda ölen, esirken öldürülen on binlerce asker ile devlet görevlileri ve aileleri bu sayılara dahil değildi.
Balkanlar’daki Müslüman nüfusunun yüzde 35’i sürülmüş, yüzde 27’si kıyıma uğramıştı. Kalanlar artık azınlıktaydı. “Irklar savaşı” meyvesini vermiş, yüz yıla yayılan etnik temizlik hareketi sonucunda Türkler, Balkanlar’ın hayatından uzaklaştırılmıştı. Bu da yetmemiş olacak ki, Balkanlar’da kalan Türklerin, Arnavut ve Boşnakların Türkiye’ye sürgünü 2000’li yılların başına kadar devam etti. Yeni Türkiye Cumhuriyeti de, kurulduğu günden bu yana kesintisiz süren, kimi dönemlerde kitlesel nitelik kazanan göçleri karşılamak zorunda kaldı.
Kemal Tayfur Atlas Degisi Kasım 2012 🇹🇷🇧🇦🇽🇰🇲🇰🇦🇱
submitted by CreativeGrand to KGBTR [link] [comments]


2020.10.16 08:51 KeldornTP Tanrı argümanları: Tanrının varlığına ve yokluğuna dair argümanlar üstüne üstünkörü bir inceleme

Tanrı konusu, açıkcası yazmak konusunda istekli olduğum, ama boyutu ve büyüklüğünden ötürü yazmaktan dehşet ile kaçtığım bir konu olmakla birlikte, en azından sadece bir konspet olarak bile insanoğlunun zihninde önemli bir yer kaplamıştır, öyle ki modern düşünürlerin yeni yeni çıkmaya çabaladığı, ki senin bir çok hatalarını kapatmış, eksiklerini gidermiş ve tek başına ortaya koymaya cürret edemeyeceğin savları korumana yardım etmiş bir etmenin yanından ayrılmak acılı bir süreçtir, bir düşünce şeklinin başlıca sebebi olmuştur.
O kadar dehşetverici bir düşüncedir ki, olması ya da olmaması her türlü irdelendiğinde varoluşumuz ve sonumuz hakkında terör hissederek titrememize sebep olacak kadar güçlü bir düşünce iken, gene de safi ihtimali dehşete düşüren bu kavramı temaşa etmek için ayrı bir heyecanlı, ayrı bir arik davranış sergileriz. Bazı akıllı kimseler, bu kavramın üstümüze getireceği felaketi öngördüklerinden, bu kavramı düşünmeden hayatlarını devam ettirirler. Ama, tıpkı Erasmus’un da yazdığı Moriae Encomium(Deliliğe Övgü)1 adlı eserinde, kürsüye çıkıp kendini öven Stultita’ya naaıl bir hayranlık ile kapılmışsa, ben de ahmaklığı, deliliği ve dehşeti kendi zihinlerine kabul etmiş olan filazoflara hayranlığım sebebi ile, her ne kadar kendimi Erasmusla kıyaslayacak kadar kör ve ahmak olmasam da, tıpkı Erasmus gibi, ben de tutkunluğunu, onları anlatan ve düşüncelerini okuycuların dimağına aksettirmek isteyen bir hayran olarak yazmak niyetindeyim.
Bu hayranlığım, ne bir tarafa, ne de ötekine duyulan bir hayranlıktır. Ben ne düşmanı olan Hector’a2 bir saygı ve hayranlık besleyen Ajax’ım ne de Patrocullus’a bir sevgi ve dostluk hisseden Achillesim. Aradaki çekişmeyi başlatan kişi olmasam bile, Kendimi Eris olarak görüyorum. İki tarafın da harika silahlarını, cephelerini, kişilerini, bir tarafa karşı bir yakınlık hissetmeden, hissetmiş olsam bile göstermeden anlatmayı ve iki tarafı da adil bir şekilde tanıtmayı işteyen bir hayranlıktır benim duyduğum.
Genel olarak, tanrı problemini ele alırken, hem ontolojik, hem epistemolojik argümanları incelemekle birlikte, bunlara karşı sav olarak öne sürülen savlara de yer vereceğim. O noktadan sonra, tanrı ile alakalı bir çok soruyu ve cevabı da inceleyip, bunun bilim üstündeki etkisine de bakacağım. Gönlüm tüm tanrı görüşlerini anlatmayı istese de, kendimi en çok tek tanrılı dinler, özellikle de abrahamic dinler ile meşgul tutacağım, çünkü en bilinen, dolayısı ile en hararetli şekilde karşı çıkışan ve de savunulan görüşler, bu dinlerin gölgesinde çıkmıştır.
Gene aynı şekilde, modern fizik anlayışının getirmiş olduğu, ve duruma bağlı olarak Tanrı argümanlarını desteklemek için, veyahut çirütmek için kullanılabilecek bazı bilgi ve teorilerin, ne için tanrı meselesini ilgilendirdiği, ve nasıl argümanları güçlendirmek için kullanılabileceğini de göstereceğim.
Çok Tanrılı Evren Tasarımı Hakkında
İlk dinlere baktığımız zaman, bize göre aşırı animalistik ve şamanistik olanları bir kenara koyduğumuz zaman, evrenin, çeşitli portfolyolara sahip kadim varlıklar tarafından boyundurluk altına alınmış olduğunu görürüz. Gerek yunan mitosu, gerek de sümer mitosu, bir çok göreve, şekle ve de kudrete sahip, sayıca çok fazla tanrı barındırır. İlk argümanımız aslında bu şekilde kabul edilen bir mitosun mantıklı olmayacağı yönündedir, ve temelde iki kişinin görüşüne yer vereceğim. Bunlar Atinanın at sineği Sokrates, ve Hippolu Augustinus’dur.
Euthypro3 diyaloğunda, kendi davasına az bir vakit kalmış olan Sokrates, babasının bir köleyi öldürmesinden ötürü onu şikayet edecek olan Euthypro ile karışlaşır. Adelet üstüne gelişen bir diyalog sırasında, Sokrates, hep yapmış olduğu gibi, Adaletin genel bir tanımını ister. Diyalog devam ederken Euthypro adaletin tanrılara tapma ve inanma olduğunu, çünkü kuralları koyanların onlar olduğunu savunurken, Sokrates, birbirleri ile dalaşan, laf eden, kavga eden, suç işleyen ve muziplik yapan tanrıların hepsinin de aynı adalete sahip olamayacağını, yani bu hepsini memnun edebilecek bir adaletin olmamasının yanında, adaletin de hepsi tarafından memnun edilemeyeceğini anlatır.
Belki bunu bir adım daha öteye götürebilirsek, Augustinius’un vardığı sonuca birlikte varabiliriz. Augustinius, gençlik yıllarında Zerdüşt dininin dualistik yapısını çok sevmiş olmakla birlikte, bir süre sonra, eşit güce sahip ve birbirine düşman iki varlığın, düzenli ve de oturmuş bir şey yapamayacağını düşündüğünden, hristiyan olur.
Cidden de baktığımız zaman, birbirleri ile muhteşem bir harmoni içinde olamayan varlıkların, düzenli bir şey yaratması ve sürdirmesi mantıklı değildir. Birinin yarattığını, birisi bozacak, birbirleri ile anlaşamayacaklar ve bu durumda biz nasıl olur da kaosun içinde koybolmayacağız? Çok tanrılı bir evren tasarısı cidden de, çok büyük bir engele sahiptir. Bununla birlikte içinden çıkılamayacak gibi de değildir.
Cidden de tüm tanrıların yaratım konusunda eşit olduğu bir durum var ise, o zaman bu işin içinden çıkılamaz olması kaçınılmaz iken, yunan mitolojisinde bulunan her tanrının eşit olduğu, ya da yaratımla sorumlu olduğu söylenilebilir mi? Ama bu durum gene tanrı kavramının tanımlanmasını güç kılıyor. Bu sıralama nasıl belirlenir, tanrı olmanın vasıfları nelerdir ve de ön önemlisi, evrene hükmetme durumunda da bir düzen olmaması durumu hala geçerliliğini korur iken, naaıl olur da çok tanrılı inancın bir kaosa sebebiyet vermeyeceği düşünülür? İşte bu gibi sorunlar, çok tanrılı dinlerin işinden çıkılamayacak çelişkilerle dolu olduğunu söylememiz için, az da olsa bir dayanak sunuyorlar. Gerçekten de, bu sorulara verilebilecek cevaplar, asla tam manası ile tatmin edici cevaplar olmayacaktır. Şayet çok tanrılı bir mitos, her zaman karmaşık olacaktır. Sonuçta insanlığın koruyucusu, sşk ve bereket tanrısı innanna aynı zamanda savaş tanrısıdır. Böyşe olduğu sürece de konu asla tatmin edici bir cevaba ulaşamayacaktır.
Şimdi, spesifik olarak çok tanrılı dinlere karşı yöneltilen en büyük soruları, argümanları( ya da bir argümanın çok çeşitli ifadelerini) öne sürdükten sonra, daha genel bir tanrı kavramı üstünde durmanın vakti gelmiştir.
Düzen Ve Amaç Argümanı
Öncellikle, gözlem üzerinde duran bazı açıklamalara yer vermek çok daha doğru olacaktır. Bu noktada teolojik bir argüman olan düzen ve amaç kanıtlaması üstünde durmamız doğru olacaktır.
Düzen ve amaç kanıtı, tanrının var olduğuna dair sunulan argümanlar arasından en sıklıkla kullanılan argümandır. Bunun sebebi, tamamen gözleme dayalı yapılan bir çıkarımın, hem daha kolay sunulabilmesi, hem de daha kolay aktarılabilmesinden ileri gelir.
Basitçe izah etmek gerekirse, Evrenin içinde bulunan her şeyin, incelendiğinde çok karmaşık olduğu, ve bu karmaşık yapıların hepsinin bir fonksyona sahip olduğu, bundan ötürü bu oluşan şeylerin bir yaratıcı tarafından oluşturulduğunu öne sürer. Mesela, en ilkel bakteriler bile, kendi içlerinde yaşamalarını sağlayan, çok önemli ve de yerinde fonksiyonlara sahipler. Aynı şekilde insan gözü de bizim bir şeyi görebilmemiz için birçok fonksyonu yerine getiren daha küçük parçaya sahipler. Gene insan vücudu çalışabilmek için çok hassas ve mucizevi bir çalışma prensibine sahiptir. Hatta, her biyom, kendi içinde aşırı hassas ve güzel bir dengeye sahip iken, yaratıcıdan şüphe etmek, en basiti ile absürttür. Bu dünyanın, tıpkı bir saat kadar karmaşık ve dengeli olduğunu görüp de, bir yaratıcısının olmadığını düşünmek saçmadır. Sonuçta nasıl olur da bir saat gördüğümüzde onu imal eden bir yaratıcısı olduğunu düşünüyor, rastgele oluştuğunu düşünmüyorsak, bir saate benzeyen dünyanın da elbette bir yaratıcısı vardır.
Bu kanıt kendi içinde mantıklı olmak için, karmaşık olan evren ile, gene karmaşık olan saatin birbirleri ile olan anolojisinin güçlü olduğunu varsaymamıza ihtiyaç duyar. Şöyle ki, saatin zaten üretilen bir eşyanolduğunu bildiğimiz için, bir saat gördüğümüzde yaratıcısı olduğunu var sayarız. Ama insanlığın kendi gözlerini açtığı, doğal durumunda var olurken gözlediği evren ve evrenin elemanları, üretilmiş olduklarını gözlememiş olduğumuz için aynı şekilde düşünmek yanlış olacaktır. Aynı şekilde, benzetmenin kendisi ise, çoğu yönden birbirine benzemeyen iki şeyi, sınırlı benzerlikleri üstünden aynı yere koyar, bu da aslında onun zayıf bir anoloji olduğunu bize gösterir.
Bununla birlikte, evrenin kusursuz olduğunu söyleyecek kadar da gözlemlemediğimiz de bir gerçektir. Hatta Richard Dawnkins(Ünlü biyolog ve Ateizm görüşünün modern savunucusu.) “Inside Nature’s Giants”(Doğanın Devlerinin İçinde)4 isimli belgeselinde bir zürafanın anatomisinde, larengeal sinirlerin aslında mükemmel olmayan, kusurlu bir şekilde olduğunu bize gösterir. Bu noktadan da, aslında bize bir yaratıcının olmadığını, canlıların tek seferde haratılan mükemmel varlıklar olmadıklarını, evrimle gelişen kusurlu canlılar olduğunu gösterdiğini iddia eder, bu da bizi başka bir konuya, evrim meselesine getirir. Evrim tek başına tanrıyı reddedemez, hatta hristiyanlar, ki papa bile kabul etmiştir, bunu canlıların en iyi açıklanma şekli olarak kabul eder, evrim sisteminin ise tanrı tarafından yaratıldığına inanırlar. Bu da gene ilk argümanımızı zayıflatır.
Bununla birlikte, evrende hastalık, depremler, seller ve hatta savaş suçları, işkenceler, katiller gibi kişilerin bulunduğunu da hatırlarsak, evrenin hangi noktada mükemmel bir tasarıma sahip olduğunu da sormak durumunda kalırız.( bu konuya kötülük probleminde döneceğim.)
Antropik İlke Argümanı
Tam da insan kötülük yapabildiği için bir tanrı vardır. İnsanın diğer hayvanlardan ayrılması, özel olması ve gelişmesi. Şanlı insanlık tarihimizde insanın buraya kadar gelmiş olabilmesi için, mulaka ki ona yardımcı olmuş, rehberlik etmiş bir gücün var olmuş olması lazım değil mi?
Antropik ilke argümanı bize, insanlığın şu an olduğu konumda olmasının bir raslantı olamayacağını, tüm kainatın bize olanak sağlaması için ayarlanmış olduğunu söyler. Sonsuz evrende, bilinen karmaşık yaşam formları bu dünyada. Oysa bizim gibi yaşama koşul sağlayan binlerce gezegen var iken, hidrojen evrende en fazla bulunan element iken, niye sadece biz varız? Bütün bunların tesadüf olmadığı, bizim burada olmamıza sebep olan şeylerin incelenmesinde gözükebilir.
Ancak bu şekilde düşünenler de, olasılığın rastgele bir ihtimal olmadığına ve lendilerinin bir plan içinde yer aldıklarına inansalar da, aslında bunun bir olasılık olduğu, en basit şekilde yanlış neden ile yanlış sonucun birbirine bağlanmış olabileceğini gözardı ederler. Nasıl ki Occam’ın usturası, bize en basit açıklamanın doğru olmasının dahanolası olduğunu söylüyorsa bu durumda bu bakış açısının da eksik olduğunu bilmek gerekir. Kişi kafasına kuş pislemesinden ötürü piyangoda kazandığını düşünmemeli. Bizim piyangoda büyük ikramiye kazanmamız, bu işin rastgele olduğu ve de bizim kazancak kadar bahtı açık bir kişi olduğumuz gerçeğinden fazlasını anlatmaz. Geri kalan spekülasyonların kanıtını vermez.
İlk Neden Argümanı
Antropik ilke argümanının yanlış bir sebep sonuç ilişkisi sonucu ortaya çıktığını varsaysak bile, evrenin bir neden sonuç zincirinde var olduğu gerçeği değişmemektedir. Evrende olan her şeyin bir nedeni var. Bununla birlikte, tüm nedenler de başka bir nedenin sonucudur. Böyle bir durumda her şeyin nedeninin takip ettiğimizde neye ulaşırız?
Yukarıda bahsettiğim ilk neden kanıtı ile antropik ilke kanıtı, gözlemlere dayalı iken, Kozmolojik kanıt diye adlandırdığımız ilk neden argümanı, tamamen empirik olgular üstüne kurulmuş bir çıkarımdır.
Daha önce de demiş olduğum gibi, eğer ki her şeyin nedeninin takip edecek olursak, ki nedenlerin planlı olmadığını varsaysak bile onar da birer sebep sonuç ilişkisi içindeler, evrenin var olmasının da bir nedeni vardır. Evren var olduğuna göre, onun sebebi olan bir yaratıcı da var olmalı, çünkü evrenin var olması sebepsiz yere olamaz.
Ama biz bu varlığı tanrı olarak kabul edersek, onun ilk ilke olduğu manasına geleceğini de kabul etmek zorunda mıyız? Nitekim, aynı şekilde ‘Peki tanrının sebebi ne idi?’ Sorusunu yöneltmemizin önünde hiç bir sebep yoktur. Sonuçta eksi sonsuza kadar devam edemeyeceğine dair bir empirik sebebe sahip değiliz.( bu konuya bilimsel açıklamalarda geri döneceğim)
Gene bir ilk nedende durabiliyor olduğumuzu varsayalım. Bu durumda o ilk neden tanrı demek zorunda olduğumuza dair de bir olguya sahip değiliz. Bu ley evreni yaratmış olsa bile, bunun akla, iradeye, mutlaklığa sahip olma gibi bir zorunluluğu yoktur. Bu durumda biz bu şeye tanrı diyebilir miyiz?
Ontolojik Kanıtlamalar
Bu noktaya kadar, empirik olan ve gözleme dayalı argümanlara baktık. Ontolojik argümanlar ise, zorunluluğa ve de gözlemlere dayanmadan, uslamlama kullanılarak elde edilen argümanlardır. Bu argümanlar savlarını, kendi varoluşlarından ötürü zorunlu kabul edilmesine yol açacak şekilde geliştirilmiş kuramlar olduklarından, çok güçlü ve çürütmesi çok zor argümanlardır. Öyle ki birazdan göreceğimiz gibi bu argümanlara verilen cevaplar bile tatmin edicilikten uzaktır.
Aziz Augustinus(354-430) bize tam olarak bir ontolojik argüman sunmamıştır. Gene de Confessions(İtiraflar)5 adlı eserinde, ondan sonra gelecek adamların da kullanacağı argümlanlar için bir zemin oluşturduğuna inandığım için buraya koymayı daha doğru buluyorum. Gene Augustine direkt olarsk bir ontolojik kanıt sunmadığı için, direkt olarak da kendisinden vir şey anlatmayacağım. Her me kadar anlatmak istesem de bu noktada bazı fedakarlıklar yapıp hozlı geçmem daha doğru olacaktır.
Augustine bize herkes ile ortak düşünebildiğimiz şeyler olup olmadığını sorarak başlar. Nitekim adalet kavramı, kişiden kişiye değişebiliyor iken, sarı rengi hepimizin kafasında aynı şeyi canlandıracaktır. Adalet, bakış açısına ve deneyime göre farklılık gösterecekken, sarı her zaman aynı gözükür, bu yüzden bazı düşünceler evrensel değil iken, bazısı evrensel olacaktır. Evrensel şeyler, var oldukları için evrenseldirler, dolayısı ile herkes tanrıyı düşündüğündüğünde, var olacak en büyük en güçlü varlığı düşünecektir. Bu varlık en güçlü ve en büyük olmak dışında düşünülemediği için var olmak zorundadır, çünkü bu kişiden kişiye değişemez şeklinde vir açıklama ile tanrının var olduğunu kanıtlar bize.
Modern bakış açısı ile bakıldığında, bu argümana şüphe ile yaklaşılabilir. Ne de olsa renk körlüğü diye bir durumun olduğunun farkında olan biz, herkesin kafasında sarı rengi aynı şekilde canlandırmayacağımı bilsek de, gene de bu argümana karşı üretebileceğimiz bir şey yoktur.( genel eleştirilerim bu kanıtlamayı da kapsayacak olsa da, direkt olarak bu kanıtlamayı hedef alan bir eleştiri bbulamadığımı, ya da koymayı gereksiz gördüğümü itiraf etmem gerekir.)
Yukardaki kanıtlamaya bakınca Anselmus(1033-1109) kendi argümanı da yaptığı açıklamada, mutlaka Agustinus’un düşüncesinden de etkilenmiştir dememek çok güçtür. Anselmus 1078 yılında Prolosgion6 isimli eserini tamamlıyor. Bu eserin 2. Kısmında bizi aşşağıdaki akıl yürütme şekli ile tanrının varlığına ikna etmeye çalışıyor, 3. Kısmında ise bunu çeşitlendirmeye çalışıyor.
l Tanım: Tanrı, kendisinden daha yücesi tasavvuf edilemeyendir.
l Öncül: Kendisinden daha yücesi tasavvuf edilemeyen Tanrı düşünülebilir.
l Ara sonuç: Eğer ki kendisinden daha yücesi tasavvuf edilemeyen tanrı sadece zihnimizde olsaydı, ve gerçekte de var olan ve kendisinden daha yücesi tasavvuf edilemeyen bir şeyi de tassavuf edebiliriz, ama bu durumda tanrıdan daha yücesini tasavvuf etmiş olurduk, bu bir çelişkidir
l Sonuç: Tanrı var olmak zorundadır
İlk başta tanrının var olması için bir sebep gözükmese de, Anselmus burada haklıdır. Eğer ki Tanrı en yüce ise, bu durumda tanrının var olmayan hali, var olan halinden daha az yüce olacağı için, daha yüce halini hayal ettiğimiz şey, yani var olan şey tanrıdır demek istemiştir.
Ama bu argüman tanım konusunda belli eksikliklere sahiptir. Öncellikle, ne için var olmak, sadece zihinde olmaktan daha yüce bir durumdur, bunun açıklaması yoktur. Anselmus bunu kabul edeceğimize inandığı için ya da bunun çalışması için böyle bir şeyi kabul ettiği için argümanı çalışıyordur. Yücelik tam olarak nedir? Bunun da cevabını bize vermez.
Tabii bu gibi sebeplerden ötürü, bir sürü parodi argümanlar üretilerek bu düşüncenin aksi veya düşüncenin absürdlüğü kanıtlanmaya çalışılmıştır. Bunlar arasından en yeni argümanlardan Raymund Smullyan(1919-2017) 1984 de öne sürdüğü argümanı örnek vermek istiyorum.
l Tanım: Evren, tüm yaratımlar içerisinde en etkileyicidir olanıdır.
l Tanım 2: Yaratımın Kalitesi,a) yaratılanın gerçek kalitesi,b) yaratanın becerisine bağlıdır
l Öncül: Yaratan ne kadar sınırlandırılmışsa, veya ne kadar dezavantajlı ise, yarattığı da o kadar etkileyicidir.
l Öncül 2: En büyük dezavantaj var olmamaktır.
l Ara sonuç: Bu yüzden, evren var olan bir yaratıcının yarattığı en etkileyici eser ise, ondan daha etkileyici olan var olmayan bir varlık tarafından yaratılmış olan bir evrendir
l Ara sonuç 2: Var olan bir tamrı bu sebeple, ondan daha yücesi düşünülemez bir varlık değildir, çünkü daha etkileyici bir evren yaratan var olmayan bir tamrı vardır.
l Sonuç: Tanrı yoktur.
Bu parodi argüman, etkileyici olsa bile, benim gözümde daha da yetersiz ve daha da zayıftır. Çünkü, ilk argümanın aksine daha fazla noktada soru işaretleri bırakmaktadır. Mesela, Var olan tanrının niye olmayandan daha yüce olmadığının bir sebebini aslında bize vermez. Bize var olmayan bir tanrının yarattığı evrenin daha muhteşem olduğunu göstermekle birlikte, bunun birini diğerinden daha yüce yapması için bir sebep olarak ele almamız gerekmez. Bununla birlikte var olmayan bir şeyin nasıl bir şey haratabildiğini de bize söylemez. Hatta evreni en etkileyici yaratım olarak kabul etse bile, öyle olmak zorunda değildir. Birden fazla evreni yaratmak, daha etkileyici değil midir?
Bununla birlikte, Thinking Machines Coorperations’da çalışan Paul E. Oppenheimer ve Stanford Universtesinde bulunan Edward N. Zalta isimli iki kişi, On the Logic of the Ontological Argument(Onlolojik Argümanların Mantıkları Üzerine)7 adlı 1991 yapımı ortak çalışmalarında Anselmus’un informal kanıtlamasını modal haline getirip tekrar kanıtlıyorlar, ancak Reflections on the Logic of the Ontological Argument(Ontolojik Argümanların Mantıkları Üzerine Tekrar Düşünme)8 adlı çalışmalarında, Anselmus’un öncüllerine saldırıyorlar. Ki saldırmalarında haklılık payı var gibi. 2011 yılında A Computationally-Discovered Simplification of the Ontological Argument(Ontolojik Argümanın Bilgisayarla Keşfedilen Basitleştirilmesi)9 adlı makalelerine göre, Anselmus’un kanıtlamasını modus olarak girdikleri otomatik teorem kanıtlayıcısı PROVER9 Anselmus’un kanıtlamasını doğru bulmakla kalmıyor, tek ve daha güzel bir öncülleme ile modifiye ediyor. Ancak bunu yaparken, birincil derece mantık kullanarak işlerini hallettikleri için, being ve existance’ı iki farklı yüklem olarak öner sürdüklerini de söylemem gerekir.
Buradan, aynı mantıkta, fakat farklı bir şekilde kanıt öne süren René Descartes(1596-1650) 1641 yılında Meditationes de Prima Philosophia(İlk Felsefenin Meditasyonları)10 adlı eserinin beşinci meditasyonunda Anselmus’unkinden farklı bir ontolojik argüman sunmaya çalıştı. Zira çok farklı olmasa da, bazı noktalarda daha farklı bir anlatışta bulunduğunu söyleyebiliriz. Kısaca Descartes, Zihnimizin dışında da var olan ve de zihnimiz tarafından icat edilmemiş bazı kavramların olduğuna inanır. Mesela üçgen gerçekte var olmasa bile, iç açıları 180 eden, 3 köşeli ve 3 kenarlı bir kavramdır, be bu kavram dışına çıkamaz.
Elimizdeki bu bilgi ile, üçgen kavramından, üçgenin ne olduğunu ve zorunluluklarını çıkarabildiğimiz gibi, tanrının da ne kendisinin kavramından çıkarabiliriz.
Tanrı, mükemmelliklerin tümüne sahiptir, var olmak mükemmel olduğu için, tanrı var olmak zorundadır diyor. Her ne kadar biz şu noktada Anselmus ile daha farklı şekillerde tanımlamışlardır desek de, Anselmusun sorunları aynı zamanda Descartes’ın sorunlarıdır.
Mükemmelliklerin bir açıklaması yok. Mükemmel nedir, var olmak niye mükemmeldir gibi soruları cevapsız bırakıyor. Tabii, hızlı geçeceğim için bu kadar az yazsam da, Descartes’ın açıklamaları daha uzundur bu konuda. Gene de aslında olan tek şey, ‘Daha yücesi hayal edilemez’ tanımı yerine ‘Tüm mükemmelliklere sahip olan’ tanımı yapılmıştır.
Bunun dışında, sadece Descartes’ın kendi ontolojik argümanına özel yapılan bir çürütmeden bahsedecek olursak, Gottfried Wilhelm Leibniz‘in(1646-1716) 1676 yılı ve sonrasında, geleneksel tanrı açıklamasının yetersiz kaldığı düşüncesi ile birlikte, bu geleneksel düşünce ve kanıtlamaları çürütmek, eleştirmek ve daha iyisini yaratma işine girmiştir. 1684 yılında yayımlamış olduğu Meditations on knowledge, truth, and ideas(Bilgi, Fikir ve Gerçek Hakkında Meditasyonlar)11 adlı tez çalışmasında, Descartes’ın tanımını çelişik bulmuştur. Tanrı tüm mükemmelliklere sahip ise, içinde birbirinin karşıtı olan ve birbirine aykırı olan mükemmelliklere de sahiptir. Bir şey, kendi karşıtlığı ile birlikte iken, en mükemmel halinde değildir, o zaman tanrının bu şekilde tüm mükemmelliklere sahip olması başlıca bir çelişkidir.
Bununla birlikte Leibinz, 1676 da yazdığı Quod ens perfectissimum existit(Ve Mükemmel Varlık)12 isimli makalesinde mükemmeli tamımlayarak çok önemli bir açığı kapamıştır. Mükemmel “Pozitif ve mutlak olan veya sınırlara tabii tutulmadan kendini açığa vuran basit özellik” olarak tamınladığı için, tüm mükemmeller, birbirleri ile çelişemeyeceklerinden, yani mutlak veya sınırsız olacaklarından çelişemeyecekleri için, tanrı mükemmel olan her şeye sahiptir.
Bununla birlikte gene biz bu tür tanımlamalara genel olarak, ger şeyin iddia edilebileceği, düşünülebileceği şeklimde gelebiliriz. Mesela, uçan bir su aygırı veya memeli bir baykuş hayal edebilmem, bunların gerçek olduğunu, var olduğunu göstermez. Ama bu eleştiri de, çok başarılı değildir. Zira, tamrı her şeyi bildiği ve mükemmel olduğu, yüce olduğu için zatem var olmak zorunda bırakılırken, bu varlıklar, bu kadar büyük özelliklere sahip olmadığından var olmak zorunda, dolayısı ile gerçek olmak zorunda değildir. Memeli baykuşun varlığı, koşullu bir önermedir.
Bununla birlikte, her ne kadar yukarıdaki isimler informal mantık ile bir ontolojik kanıtlama sunmuş olsalar da( ve bunlar modal şekilde modifiye edilebilseler de) ciddi bir modal görüşü de açmanın vakti gelmiştir. Bu noktada başvuracağımız kişi, en büyük mantıkçılardan birisi olan Kurt Gödeldir.(1906-1978)
Gödel 1970 yılında Dana Scott’a ontolojik kanıtını gösteriyor. Bu kanıt ciddi modal mantık içermekte ve de Leibinz gibi ciddi tanım ve mantık çizgisinde gitmektedir. Modal mantık, olası olarak ve zorunlu olarak sembollerini de barındırdığı için, bir önermenin doğruluk cerecesinden bahsetöeyi mümkün kılıyor. Yukarıda bulunan diğer önermeler, bu şekilde yazılmadığı için bu derece besleyici ve önemli değildir.
Şimdi Gödelin argümanına bakalım.
l Belit 1: Her özellik için, o özellik pozitif değildir ancak ve ancak o özelliğin değili pozitifse(P)
l Belit 2: Pozitif bir özellik tarafından zorunlu olarak gerektirilen her özellik pozitiftir.
l Teorem 1: Pozitif özellikler olası olarak örneklendirilir
l Tanım 1: Tüm pozitif özelliklere sahip olan şeye G diyelim(God)
l Belit 3: G pozitiftir
l Ara sonuç: Olası ihtimalle bir G vardır.
l Belit 4: Pozitiflik zorunlu olarak pozitiftir
l Tanım 2: Bir objede var olan, ve o objede bulunan her şeyi zorunlu kılan şeye ess(öz) diyelim
l Teorem 2: Tanrı olmak(G) Gnin özüdür
l Tanım 4: Tüm özleri zorunlu kılan şeye NE( Zorunlu var olma hali) diyelim.
l Belit 5: Zorlunlu olarak var olmak pozitiftir.
l Teorem 3: Tanrı var olmak zorundadır.
Bu kanıt da otomatik teori kanıtlayıcıları ile kanıtlanmıştır, kaldı ki biçimsel olarak da hatasızdır. Buna rağmen, pozitif nedir bu konuda bir tanıma rastlamıyoruz. Bu sebepten ötürü ne için var olmak bir pozitifliktir buna da cevap veremiyoruz.
Bununla birlikte pozitif olmak kanıtlamaya göre bir zorunluluk, dolayısı ile aslında olası olan her şeyi de zorunlu kılmış oluyor. Bu noktada olası ile zorunlu arasında bir fark koyması tamamen abes kaçıyor.
Bununla birlikte, bir kaç açıklama sunuluyor tabii ki. Bunlardan bir tanesi, tanrı gibi zorunlu bir varlık, nasıl oluyor da olası veya tesadüfi bir şekilde evreni yatatıyora cevap olarak özgür iradesi ile yarattığının cevabını verebilir, ki bu da hem felsefi hem de bilimsel olarak eleştiriye tabii(Gene geleceğim bir konu.). Gerek quantum gerek çoklu uzay teoremleri ile tartışılabilecek bir konu. Veya Leibinz gibi bu dünya, var olabileceklerin arasında en iyi dünyadkr diyerek de, soruna çözüm bulmaya çalışabiliriz. Çünkü David Lewis’in(1941-2001) Modal gerçeklik teorisine göre, bizim var olan dünyamız( zorunlu olmasına rağmen) olası olup da zorunlu olmayanlarla bir fark bulamayacağımız bir dünyadır.
C. Anthony Anderson(1940-) ise pozitifin kendi içinde bir çelişki barındırdığını iddia etmiştir. Öyle ki, ortalama boy pozitif bir özellik olmamasına rağmen, var olduğu için bir pozitifliktir, ama pozitif olmadığı için ortalama boydur. Buna rağmen, pozitiften kastın tanımı verilmediği için buna tam olarak bir doğruluk biçmek, maalesef ki mümkün değildir.
Başka bir Modal argüman için Alvin Carl Plantinga’ya(1932-) bakalım kendisinin argümanı, gene ve her zamanki gibi bir şeylerin kabulüne dayanmakla birlikte, kendisi bunu kabul ettiğini ve de asıl amacının kanıtlamaktan çok mantıklı bir şekilde böyle düşünülebileceğini göstermek istediği için böyle bir ontolojik argüman sunmuştur.
l Belit 1: Ahlaksal olarak mükemmel olan, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir varlık olsun, ona da en muhteşemlik diyelim
l Belit 2: Olası olarak var olan her gerçeklikte en muhteşem olan bir varlık olsun. Ona en yücelik diyelim.
l Belit 3: Ve de bu varlık zorunlu olarak var olmak zorunda olsun ve de bu yüzden zorunlu olarak en yecliğe sahip ise ona da en yüce diyelim
l Ara sonuç: en yüceliğe sahip bir varlığın olduğu olası bir gerçeklik var
l Terorem: Bu yüzden zorunlu olarak en yüce vardır.
Kötülük ve Özgürlük
Ontolojik argüman üstüne daha fazla yazı yazmayı düşünmesem de, argümanın bize sunduğu çok güzel bir noktadan yararlanarak başka bir soruna doğru kayalım. Yukarıda argümanın içinde bulunan en ahlaklı, bana Epikür’ün(341-270 M.Ö.) bir deyişini hatırlattı.
“Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor? Öyleyse o güçsüzdür. Yok gücü yetiyor da önlemek mi istemiyor? Öyleyse o, kötü niyetlidir. Hem güçlü hem de iyi ise kötülük nereden geliyor?”
Epikürün sormuş olduğu bu soru, önemli bir sorundur cidden de. Baktığımızda, özellikle günümüzde hala ciddi bir takipçi sayısına sahip dinlerde, Tanrının şefkat dolu, iyi ve de en iyi olduğundan bahsedilir. Yukarıdaki argümanları diğer tanrının varlığını kanıtlama konusunda bir hataya düşmediğini var sayarak incelesek bile, müslümanlığın Allah’ı veya yahudiliğin Yehweh’i bu soruları görmezden gelemezler. Onlar iyi ve de ahlaklı tanrılardır. Bu durumda onları, kendilerinin de kabul etmiş olduğu bir kötülük varken bile nasıl iyi kabul edebiliriz?
Bu dünyada insan eli ile yapılmış bir sürü kötü şey var. Zaten bunu kabul ettiği için bu dinler, kötüleri cezalandıran bir ölümden sonra yaşanılabilen bir öteki hayat bahşediyorlar. Bu tanrılar, kötülüğü yarattıkları için kötülük yapıyoruz. Dolayısıyla onlar için iyiler diyemeyiz. Bu şekilde düşünmek, hiç bir şekilde hatalı olmamakla beraber, buna bir kaç cevap verilebilir.
Bunlardan en kolayı, tanrının saf iyi olamayacağını kabul etmek, veya kötü bir tanrının varlığını kabul etmektir. Bazı gnostik düşünce okulları, dünyanın yaratıcısı ile kainatın yaratıcısını iki ayrı varlık olarak görürler. Dünyayı yaratan demiurge kötü ve acımasız iken, İsa figürünün babası olan Tanrı ise iyi bir tanrıdır. Bu şekilde eski ahit ile yeni ahitin tanrılarının arasındaki farkı da açıklarlar. Ama bu, eşitlerse, ilk başta demiş olduğum çok tanrının problemi sebebi ile saçma olurken, bir hiyerarşiye sahip olmaları durumunda, iyi tanrı önder ise, gene kötülüğe göz yumuyordur, eğer ki kötü tanrı bir liderlik ve yücelilik gösteriyorsa, o zaman da epikürün demiş olduğu güçsüz tanrı olmuş oluyor. Her türlü de bu soruna ciddi ve tatmin edici bir cevap verebilecek bir öneri değildir bu.
Daha tatmin edici olan cevap ise özgürlük olacaktır. Baktığımız zaman özgür irade dediğimiz şeyin var olabilmesi için en temelinde bir seçim yapma hakkımız olmalı. Seçim yapabilmek için ise iyi olana bir alternatif lazım. İki şey arasından alternatif seçmek ise olay, iki iyi arasından seçim yapılabilir, değil mi?
Buna cevabım hayır olacaktır. Herhangi bir iyilik hiyerarşisinin kurulabilmesi için, gene iyilikle kıyaslanıp, onu azaltabilecek bir kötü durumunun da bulunması gerekir. Çünkü sadece iyinin olduğu noktada, iyi tek bir formda kendini en açık ederek gözükecektir. Başka türlü kendini gösterebilmesi için, çeşitli tonlara bürünmesini sağlayacak etmenlere ihtiyaç vardır. “Hangisi daha mavi?” Sorusuna cevap verebilmek için, birisinin daha az mavi olması lazım. Bunun için de o rengin içinde başka bir renkden bir tutam bulunması lazım. Bu yüzden de kötülük, iyilik için bir şarttır.
Peki özgür olmaya ne için ihtiyacımız var? Bu sorunun cevabı, iyi olabilmek için olurdu. Kirli bir odayı, temizlemek dışında alternatifi bulunmayan birisi mi daha temizdir, toksa temizlemek zorunda olmamasına rağmen, temizlememeyi seçebilecekken temizleyen kişi mi? Bu sorunun cevabı tabii ki de kendi isteği ile temizleyen kişidir. Çünkü o, özgür iradesi ile seçmiştir. Bu yüzden dünyada var olan iyilik, özgür irade ile yapıldığı için çok daha değerlidir. Gene tanrı iyi olduğu için, en büyük iyiliği yaratacaktır. En büyük iyiliği yaratmak için özgür iradeyi yaratıyor olması lazım, bundan ötürü tanrı kötülüğü yaratmıştır. Hatta bir adım ileri gidelim, tanrı da iyilik yapma konusunda özgürdür, kötülük yapacak potansiyele sahip olmasına rağmen ebediyen iyilik yapacak olduğu için de hem en özgür, hem de en iyi varlıktır diyerek, ontolojik argüman kısmında bahsetmiş olduğum çoklu evren, potansyel evren ve de zorunlu evren problemini de burada kapatmış oluyorum.
Gene de, bu doğal afetleri, depremleri, yangınları ve hatta hastalıkları nasıl açıklar? Bunların bizim özgür irademizle arasında nasıl bir bağ vardır?
Buna da evrenin kendisinin seçim yapabiliyor olduğu cevabını verebiliriz. Sonuçta evren de tanrının yaratımı olduğu için, aynı mantık ile onun da özgür seçimlerle nasıl devam edeceğini seçebilmesinden daha doğal ne olabilir? Bu noktada evrenin, gene insan aklı, iradesi ve kendi özgür seçimi ile, bir noktada sadece iyi seçecek bir evren olacağına inanmalıyız.
Bu elbette ki çok daha tatmin edici bir cevap olsa da, gene de sorgulardan ve karşı görüşlerden uzak durabilecek konumda değildir. Mesela özgür olduğumuz için kötülüğün var olduğuna karşı verilebilecek en güçlü cevap özgür iradenin cidden de en iyiye doğru evrilip evrilemeyeceği olabilir. Mesela en iyi için yaptığımız temellendirmeyi, en kötü için de yapabiliriz. En büyük kötülük, iyilik yapabileceklen yapmamayı tercih ettiğimiz durumdaki kötülük ise, bu durumda özgür olmak bizi ve de tanrıyı kötü kılmaz mı? Veya, özgür irade yüzünden acı çeken insanlara soracak olsak, onlar bize bu özgür iradenin getirdiği ızdırabı, ciddi manada özgür olmayan ama sadece iyilik yapan bir gerçekliğe tercih etmeyeceğini söyleyebilir miyiz? Bununla birlikte, aslında özgürlük savunmasında ikinci bir temel kabul daha vardır, o da özgürlüğün kendisidir. Oysa ki bizim davranışlarımız, deneyim, kurallar ve koşullar çerçevesinde çoktan belirlenmiş şeyler de olabilirler.
Bu noktadan sonra tanrının özgürlüğüne gelip, kapanmış bir kapıyı aralayıp, son bir defa o aralığından bakmanın vaktinin geldiğine inanıyorum. Özgür irade tanrıda da varsa, bu yaratılabilecek evrenler içinden en iyisinde olduğumuzu gösterir, ve bu yüzden de diğer evrenlerin potansyel olarak ne olduklarına getirir, hatta aslında ilk nedene kadar da geriye gitmemize sevep olur. Şayet çoklu evrenler veya tek evren, bu konuların günümüzdeki yorumlamaları, ister istemez böyle karman bir yapıya girmektedir.
Evren Teorileri Ve Tanrı
Şimdi, aslında antropik ilke, ilk neden argümanı ve benzeri konularda yazmaya devam edebileceğim kadar konu varken, niye bunları yarıda kesmek zorunda kaldığımı anlatmam güzel olur. Genel olarak düşünceler, argümanlar ve de felsefe üstüne yazılı bir ödev olacağından, hatta dersin ismi metafizik olduğundan, uçları doğa bilimlerine dayanan bu cevapları diğer konularla bir arada yazmak istemedim. Çünkü metafizik, fiziğin hep ötesinde kalacak bir konu iken, benim onları aynı noktaya koyacak olmam kesinlikle sansasyonel olurdu. Bu yüzden de en sona alma gibi bir karar vermem anlaşılır olmuştur umarım. Gene yukarıda kapattığımı söylediğim konuları tekrar açacak olduğum için de kızılabilir, ancak bu noktada kendimi savunmayıp bana kızanları da kucakladığımı söyleyerek konuma geri dönüyorum.
Gene uzmanlık noktam, lisans alanım, ya da ayrıntılı bir okuma yaptığım alanlar olmadıkları için, üstün körü geçeceğim üstlerinden, bunu da bildirmek önemli.
Öncelikle, çok popüler olan big bangin kısa bir açıklamasını yapmak doğru olacaktır.
Big bang teorisi, evrenin büyük bir patlama ile yayıldığını bize anlatan bir toeridir. En düz şekilde, evren çok yoğun ve sıkışık iken, patlayarak genişlemeye başlamıştır, bu genişleme hala devam etmektedir, ve uzun bir sürenin sonunda günümüzdeki halini almıştır.
Bu teori ister istemez insanın aklına İlk neden argümanını getiriyor. Ve ilginç bir şekilde bu konuda diyecekleri var.
Big bang teorisinin kabulü üstünden geliştirilen Borde-Guth-Vilenki adlı teori, ikş farklı konuda da ayrı bir ışık tutuyor.
Arvind Borde, Alan H. Guth, Alexander Vilenkin adlı 3 kişinin hesaplamaları ve teorilerin göre hazırlanmış olan ve bu üç kişinin soyisimlerinden ismini kazanan Borde-Guth-Vilenki teorisi, zamanın eksi sonsuza gidemeyeceğini, dolayısı ile ilk sebebin var olduğunu göstermekle birlikte, çoklu evren tasarısının mümkün olmayacağını savunarak, görünürde Leibnz ve de Lewise bir darbe vuruyor. Bununla birlikte, belki de evrenin düzen ve antropic ilke argümanlarına da çok güçlü bir sav daha verecek.
Antropik ileye güçlü bir kanıt olarak verebileceğimiz bir başka örnek ise, gene big bang teorisinin anomalilerinden olan baryon asimetrisidir. Teoriye göre, big bang olduktan sonra, evrende eşit miktarda madde ve anti madde olmalı iken, bunların eşit olmaması ilginç bir durumdur. Şöyle ki dinyayı oluşturan her şeyin bir anti maddesi var, dolayısı ile dünyanın hatta evrenin kendini nötrleyecek olan madde ve anti maddeden ötürü var olamaması lazımdı. Doğal halinden ötürü var olamaması gerekn bir şeyin var olması, belki de insanlığın yaşamının rastgelelikten çok daha farklı bir şeyden ötürü oluştuğuna dair kanıt olabilir.
Bu kanıta verilebilecek başka bir savunma ise, genel olarak insan merkezli bir evren tasarısını savunmak için kullanılabilecek bir bilgiyi bize sunar.
Kopernik, astronominin en önemli isimlerindendir, ve kendisi kopernik prensipleri dediğimiz prensipler ile dünyanın evrenin merkezinde olmadığını göstermiş, ve bu sayede modern astronomi, evren incelemesi hatta fiziğin temel taşlarından birisi olmuştur olmasına da, kimse 500 sene blyunca kopernik prensiplerini onaylamayı denememiş bile. Fakat günümüzde iki fizikçi olan Robert Caldwell ve Albert Steppins CMB leri yanı kozmik mikrodalga arkaplanını inceleyerek, erenin aslında kopernik prensipleri ile çakıştığını, ya da birazcık yanlış çıkardığını kanıtladı. Yukarda da bahsetmil olduğum gibi, evrende bir antimadde ve madde dengesizliği var, ve dünya bu dengesizliğin kırılma noktasında. Evren her yerde homojen değil, bilakis bizim bulunduğumuz gölgeye doğru bir yoğunlaşma veyahut merkezleşme yaşandığını söyleyebiliyoruz. Bu da gene evrende bir yaratıcının işi olarak görülüp, savunulunabilir.
Bununla birlikte, her ne kadar big bang bu tür sorunlarla karşı karşıya olsa da, başka evren tasarıları ile, önümüze konan sorunları aşabiliriz.
Big bang kadar bilinir olmasa da, Plazma kozmoloji teorisi en az 60 yıldır aramızda olan bir teori. Teoriye göre, evrenin var oluşunda ionlaşma ve plazmanın çok önemli olduğuna dair bilgiler veriril. Bununla birlikte evrenin bir başlangıcı yoktur, evren ionlaşma sonucunda bir plazma tabakasının oluşması ile evren olur, en temelinde bir başlangıç, ya da öncesi gibi durumları konuşmaya gerek kalmadan bir evren tasarısı kurarak, hem baryon asimetrisine çözüm bulur, hem de Borde-Guth-Vilenki teorisinin getirdiği cevaplar big bangin olmak alrunda olmasına dayalı olduğu için, hem çoklu evren tasarısını bozmaz, hem de bir ilk neden arayışına girmeyi zorunlu kılmaz.
Ve görüyoruz ki, kesin bir anlama veya cevap, en azından bu konu için, bilimle bile mümkün değildir. Şayet tanrı meselesi üstüne, burada özet geçtiğimden çok daha ayrıntılı ve de fazla konuşulmuştur. Gene de şu noktada, doğru konuları, olabildiğince kısa ve düzgün bir şekilde aktardığıma inanıyorum, bu yüzden de bu çalışmayı, memnun kalmış bir şekilde sonlandırıyorum.
submitted by KeldornTP to ilericilik [link] [comments]


2020.10.14 20:16 sum-poopins Aşı Karşıtlığı Hakkında Bir İnceleme

Aşı Karşıtlığı Hakkında Bir İnceleme
Şunu baştan kesinleştirelim: aşı karşıtlığının bilimsel hiçbir dayanağı yoktur. Aşıların etkileri ve oldukça güvenli oldukları bilimsel olarak defalarca gösterilmiştir. Aşılar hakkında yanlış bilinen kimi gerçekleri öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.
Aşıların otizme yol açtığı iddiasını bir inceleyelim. Bu, 1998’de Lancet’ta Dr. Andrew Wakefield’ın yayımladığı bir makaleye dayanıyor. Aşılar ve otizm hakkında bir ilişki olduğunu ileri süren bu makale tartışma yaratmıştır. Makalenin istatistiksel bir dayanağı yoktur, bilimsel bir çalışmada temel yeri olan kontrol grubu yoktur, doğrudan ölçümler yerine insanların hafızalarına güvenmektedir ve vardığı sonuçlar istatistiksel olarak geçersizdir. Ancak bu makale kimi gruplar tarafından popülerleştirilmiş ve çok ilgi çekmiştir. Hem bunun etkisiyle hem de bilimsel olarak geçerliliğini sınamak için, bilimde kullanılan klasik bir yöntem izlenmiştir: bilim insanları, deney sonucunu tekrarlamaya çalışmışlardır. Ancak defalarca ve orijinal makaledekinden çok daha iyi yöntemlerle denemelerine rağmen, deney sonuçları hiçbir seferinde tekrarlanamamıştır.
  • 1999’da, 500 çocuk ile yapılan bir çalışma, otizm ile aşılar arasında bir bağlantı bulmamıştır.
  • 2001’de, 10 bin çocuk ile yapılan bir çalışmada, yine bir bağlantı çıkmamıştır.
  • 2004’te, Lancet dergisi orijinal çalışmayı geri çekmiş ve sebep olarak şunları söylemiştir. “[Makaleyi yazanlar] Gerekli etik izinleri almadan çocuklara çok saldırgan soruşturmalar yapmışlar… istenilen sonuca ulaşmalarına uyacak şekilde veri seçmişler… gerçekleri çarpıtmıştırlar.”
  • 2005’te, 10 milyon çocuğu kapsayan, 31 çalışmanın bulgularını inceleyen bir derleme makale, otizm ile aşılar arasında bir bağlantı bulmamıştır.
  • 2012’de, 14.7 milyon çocuğu kapsayan, 57 çalışmanın bulgularını inceleyen bir derleme makale, yine, otizm ile aşılar arasında bir bağlantı bulmamıştır.
Aşıların etkililiği ise çok fazla farklı açılardan kanıtlanabilir fakat sadece şu sayıları vermek bile yetecektir.
  • 1980’de, yani bebekleri yaygın olarak aşılama dönemi öncesinde, 2.6 milyon kişi kızamıktan ölmüştür.
  • 2000’de, bebeklerin %72’si aşılanmış durumdadır ve ölüm sayısı 562.400’e düşmüştür.
  • 2012’de, bebeklerin %84’ü aşılanmış durumdadır ve ölüm sayısı daha da düşerek, 122.000’e gerilemiştir.
Aşı karşıtlığının verdiği zararlara gelecek olursak, 2000’de aşılar sayesinde bu hastalıklar silindi denmesine rağmen, aşı karşıtlığı yüzünden kimi salgın hastalıklar tekrar çıkmaya başlamıştır.
  • Büyük Britanya’da 2011 senesinde 2 binden fazla kızamık vakası görüldü.
  • Fransa’da 2011’de 15 bin kızamık vakası görüldü.
  • Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre, 2019’un ilk altı ayında sadece Avrupa’da 90 bin kızamık vakası görüldü. DSÖ’nün bu konuda en son yaptığı açıklama 27 Kasım 2019’dadır. Aşağıdaki tablodan, kızamık vakalarının Avrupa’daki artışı görülebilir. Yıla ve aya göre sıralanmıştır. Afrika’da durum daha bile kötüdür, zira orada %900 bir artış görülmüştür.
2015-2019 arası, toplam kızamık vakaları ve bölgeye göre dağılımı
  • Aşı karşıtlığı Türkiye’de de artıyor. Hacettepe Tıp Fakültesi’den Profesör Mehmet Ceylan’ın dediğine göre, Türkiye’de, 2011’de 183 kişi zorunlu aşıları olmayı reddetmiş. Bu sayı 2013’te 980’e çıkmış, 2015’te 5.091’e ulaşmış ve 2017’de toplam 23.600 aile zorunlu aşıyı reddetmiş. Eğer aşı olan populasyon oranı %95’in altına düşerse, büyük bir salgın çıkabileceği söyleniyor.
https://preview.redd.it/q4q7dg22q3t51.jpg?width=960&format=pjpg&auto=webp&s=74588c85f8021571ee41e59ad548829da85f45d6
Kısacası, günümüzün anormal koşulları göz önüne alınmadan bile, aşı karşıtlığı yanlış bilgiler yayarak, zararlara yol açmaktadır. COVID-19 aşılarının yapılmaya başlanmasıyla beraber, bu tartışmalar tekrar hararetlenebilir.
submitted by sum-poopins to ilericilik [link] [comments]


2020.10.07 20:10 Doctor37141 Faşizm ve Monarşi Türleri Üzerine

Faşizm ve monarşinin değişik türleri vardır bunlar dünyanın çeşitli dönemlerinde çıkmış ve uygulanmış yönetim biçimleridir.
-MONARŞİ-
Monarşi kendi içinde kabaca ikiye ayrılır elbette bu dallar içeri doğru açılırlar fakat kabaca 2 dalı vardır
•Antik Monarşi
Tüm toplumlar, tarihlerinin şu veya bu evresinde monarşiyi yaşamış ve ona kutsal bir nitelik vermiştir. Her eylemin bir ayin görünümüne büründüğü kalıcı bir dini ortam içinde yaşanılan bir dünyada, kral, ancak tanrının (İbranilerde) veya tanrıların seçtiği bir kişi, hatta mısır firavunları gibi tanrının kendisi de olabilirdi. Monarşilerin bu ağırlıklı dini niteliği bu yönetim biçiminin ortadan kalkmasından sonra bile varlığını korudu: Mesela, Atina'da demokratik dönem içinde, yargıç kral, sitenin tüm dini hayatını denetimi altında tutuyordu. Tanrılar ve insanlar arasında aracılık görevini üstlenen hükümdar, kendisini destekleyenlerin ve iktidarını kabul ettirmek için gerekli olan kişilerin gücünün, kendi iktidarını sınırladığını görüyordu. Mısır'da kral, defalarca rahiplerin engellemesiyle karşılaştı ve onlarla uzlaşmak zorunda kaldı; yine mikenai dönemi Yunanistan'ında krallık gücü, ayrıntılı ve bürokratik bir saray yönetimine dayanıyordu. Kral, aynı zamanda ordunun başıydı ve savaşlarda kendine eşlik eden savaşçılar sınıfını göz önünde bulundurmak zorundaydı. Monarşilerin en mutlak nitelik kazandığı ve en uzun süre varlığını koruduğu bölgeler, tarımın sulamaya dayandığı ve karmaşık bir örgütlenme gerektirdiğiyerlerdi (NilVadisi ve mezopotamya deltası). Atina, Sparta veya Roma gibi başka yerlerde, oligarşi kısa süre içinde kralın yetkisi yerine kendi yetkisini kabul ettirdi. Bununla birlikte, İskender'in fethi sonucunda, Yunanistan'da doğu monarşilerinin kutsal niteliğinden geniş ölçüde esinlenen bir monarşi türü ortaya çıktı.
•Modern Monarşi
Kıta Avrupası'nda monarşi, Fransız İhtilali'ne kadar sürmüştür. 1789 Fransız İhtilalinden günümüze kadar olan süreçte modern devlet anlayışının ikinci aşaması yaşanmıştır. Bu aşamada egemenlik topluma verilmiştir. Egemenliğin yetkilerinin sınırlı olarak kullanılması gerektiğinin düşünülmesi gibi gelişmelerin yaşanmasının ardından, mutlak egemenlikten farklı olarak sınırlı bir egemenlik ortaya çıkmıştır. Egemenliğin sınırlandırıldığı dönemin siyasal iktidar tipi ulus devlet olmuştur. Rönesans'ın etkisiyle 16. yy başlarından itibaren toplumların sosyal, ekonomik ve kültürel ölçüleri değişikliğe uğramaya başlamıştır. Bu dönemde kent uygarlığının gelişmesi ve açık ekonomi düzenine geçilmesiyle sermaye, ulusal alanda ağırlığını daha fazla duyurmuştu. Burjuvazi sınıfı, niteliğini değiştirme ve üretken bir sınıf olma yolunda ilerlemekteydi. Ticarete ve el sanatlarına dayalı sermaye, giderek artış göstermekteydi. Ticaret burjuvazisinin korunması gerektiğini düşünen dönemin kralları, ticareti içte ve dışta korumaya yönelik önlemler alma yoluna girdiler. Ekonomiye egemen olan burjuvazi sınıfı, tüm yetkilerin kralda toplanmasıyla kazancını her bakımdan garantiye alabilecekleri düşüncesini taşımaktaydılar. Ayrıca kilise de kralın yönetimine girdi ve yönetimdeki ağırlığı ciddi oranda bir kayba uğramış oldu. Burada krallığın burjuvazi sınıfıyla kolaylıkla uyuşmasının bir nedeni de soylularla olan ve kökleri tarihte çok eskilere dayanan bir anlaşmazlık içinde oluşlarıdır. Krallar ve soylular tüm tarih boyunca birbirlerinin yetkilerini sınırlandırmak için uğraş vermişlerdir. Bu iki taraf arasındaki çatışmanın bir örneği de Magna Carta olarak gösterilebilir. "Özgürlük" terimi burjuvazi sınıfının temel statüsü haline gelecektir. Yeni dönem hukuku, genellik ve kesinlik karakterine sahip "modern" bir hukuk olacaktır. Niccolò Machiavelli'ye göre; ahlakın kökenini toplum oluşturmaktadır. İnsanı evrensel bencil olarak tanımlamaktadır. Prensi ahlak dışı tutar ve toplumda düzeni sağlayacağına inanır. Ahlakın temel ilkesinin sevgi olduğu görüşündedir. Din, birleştirici olmalıdır. Bunun için de din, devlete bağlı durumda olmalıdır. Machiavelli, bu şekilde laikliği gerçekleştirmiş olur. Jean Bodin ise, vicdan özgürlüğünü savunur. Machiavelli ile ortak yönleri; dinsel hoşgörüyü ülkenin düzeni için bir araç olarak görüyor oluşudur. Bodin'e göre kral, Tanrının vekili konumundadır ve gücünü ondan alır. Farklı dinlerde insanların birbirlerine hoşgörüyle yaklaşımında din birliğinin sağlanabileceği görüşündedir. Thomas Hobbes da Machiavelli gibi kiliseyi devlete bağımlı kılar. Aslında hepsinin amacı; barış ve birliğin korunmasıdır. Fakat bu amaca, Bodin hoşgörüyle ulaşmayı amaçlarken Machiavelli ve Hobbes toplumu güderek ve zor kullanılarak bu ulaşmayı amaçlar. Üç düşünürün de benimseyip savunduğu yönetim biçimi mutlak egemenliktir. Üçü de görüşlerinde objektif ve tarihsel bir metot kullanmıştır.
Günümüzde monarşi ile yönetilen ülkelere:
▪︎Birleşik Krallık ▪︎Norveç ▪︎İsveç ▪︎Hollanda ▪︎Belçika ▪︎İspanya ▪︎Fas ▪︎Suudi Arabistan Krallığı ▪︎Omman Krallığı ▪︎Japonya Gibi ülkeker örnek gösterilebilir
-FAŞİZM-
Faşizm, ilk olarak İtalya'da Benito Mussolini tarafından oluşturulan, otoriter devlet üzerine kurulu bir radikal milliyetçi siyasi ideolojidir. İlkeleri ve öğretileri La dottrina del fascismo adı altında Giovanni Gentile tarafından yazılmıştır. Benito Mussolini'nin kurucusu olduğu Ulusal Faşist Parti'nin İtalya'da iktidara gelmesinin ardından, birçok milliyetçi ideolojiye örnek oldu. Benito Mussolini'nin sistemini örnek alarak doğan nasyonal sosyalizm ve falanjizm gibi akımlarla beraber faşizm iyice güçlenen bir ideoloji olmuştur.
İtalya'da kurulan ideolojinin orijinal versiyonu için İtalyan faşizmi sayfasına bakınız.
Milliyetçi işçi hareketlerinden ilham alan ilk faşist hareketler, İtalya'da I. Dünya Savaşı sıralarında; sol fikirleri, sağcı ve milliyetçi unsurlarla birleştirerek; komünizme, marksist sosyalizme, liberalizme, demokrasiye ve geleneksel sağcı muhafazakârlığa karşı olarak ortaya çıkmıştır. Faşizm, geleneksel siyasal yelpazede genelde aşırı sağa konulsa da, siyaset bilimciler tarafından bu tanımın yeterli olmadığı tartışılmıştır. Faşistler kendi uluslarını, ulusal camianın kitlesel seferberliğini teşvik eden totaliter bir devlet yoluyla bütünleştirmeyi amaçlarlar ve faşist ideolojiye uygun ilkelerle birlikte ulusu örgütlemeyi hedefleyen devrimci siyasal harekete önayak olan bir öncü partiye sahip olmayla nitelenirler. Liberalizme, demokrasiye, marksist sosyalizme ve komünizme muhalif faşist hareketler; devlete ihtiram, güçlü bir lidere bağlılık ve aşırı milliyetçilik ile militarizme verilen önem gibi ortak özelliklere sahiptir. Faşizm, siyasal şiddeti, savaşı ve emperyalizmi; ulusal ihyaya ulaşmak için bir araç olarak görür ve güçlü ulusların, daha güçsüz ulusların yerine geçerek topraklarını genişletmeye hakkı olduğunu ileri sürer. Faşizmi bir dünya görüşü olarak benimseyen İtalyan lider Benito Mussolini'nin 1922'de İtalya'da iktidara gelmesinin ardından, onun iktidarı döneminde, İtalya'da resmi ideoloji olarak yürütülmüştür. Kısa süre içerisinde genel anlamıyla baskıcı, otoriter rejim anlayışını betimler bir nitelemeye dönüşmüş ve nasyonal sosyalizm başta olmak üzere, anti-demokratik ve otoriter ideoloji ve yönetim sistemlerinin tamamına halk tarafından verilen genel bir isim halini almıştır. Kavramın kökeni Antik Roma yöneticilerinin geniş hükûmet yetkisini sembolize eden, ucunda balta bulunan bir çubuk demetinin adı olan Latince fasces sözcüğünden ileri gelir. Aynı simge daha sonraları Fransız Devrimi sırasında Aydınlanma anlamında, halkın elindeki devlet gücünü temsil etmek üzere kullanılmıştır. Söz konusu sembol birtakım değişikliklerle 1926 yılından itibaren İtalya'nın resmi devlet sembolü olmuştur. Sembolün üçlü anlamı, yani devlet gücü, halk mülkiyeti ve birliktelik Mussolini'nin propagandasında kullanılmıştır. Faşizm, baskıcı rejimleri tanımlamak için kullanılan genel bir terim olmadan önce, asıl olarak İtalyan milliyetçiliğini temsil eden bir ideoloji olarak ortaya atılmıştır. Ancak kendisiyle eş zamanlı olarak ortaya çıkan nasyonal sosyalizm ve falanjizm gibi akımlar da amaç ve uygulamalar bakımından bir İtalyan ideolojisi olan faşizme yakın oldukları için faşizme bağlı siyasî hareketler olarak tanınmışlardır. Aşırı milliyetçi ve anti-komünist bir hareketin İtalya dışında "faşist" olarak nitelenmesinin ilk örneği Avusturya'da görülmüştür. Avusturyalı anti-komünist aşırı milliyetçilerin ideolojisi Avusturya faşizmi (Austrofaschismus) olarak isimlendirilmiştir. Aynı zamanda, Almanya'da komünistler, nasyonal sosyalistleri kendi propagandaları gereğince "faşistler" (die Faschisten) olarak isimlendirmişlerdi. Bir rejimin faşist olarak nitelendirilebilmesi için, o rejimin ideolojisinin milliyetçi olması ve milletin varlık ve çıkarlarını her şeyin üstünde tutması gereklidir. Bu yönüyle halkçılığı da içermeli ve sadece zenginlerin veya işçilerin değil, milletin bütün fertlerinin refahını sağlamayı hedeflemelidir. Bu hedefe ulaşmak için ise ekonomi üzerinde sıkı bir devlet kontrolü uygulamak, işçi ücretlerinin yeterli olmasını sağlamak, keyfi işten çıkarmaları önlemek, hayat pahalılığının önüne geçmek için fiyat kontrolü uygulamak gibi önlemler uygulamak faşizmin politikalarındandır. Faşizm, sınıflar arasındaki çelişkileri ortadan kaldırmayı öngörür. Bu yönde devlet eliyle korporatif sendikalar kurulur ve işçi ile işveren arasında anlaşma sağlanır. Toplumdaki yoksul ve orta sınıfın ihtiyaçları devlet tarafından karşılanır; örneğin Almanya'da çıkan toprak yasasıyla köylülerin topraklarının ipotek yoluyla ellerinden alınmasının önüne geçilmiş ve fırsatçı sermayenin köylüyü sömürmesi engellenmiştir. Faşizmin amacı bir toplumu birlik-beraberlik, ulusal değerler, tarih bilinci, vatan-bayrak-devlet üçlemesi, halkçılık ve devletçilik gibi anlayışların altında bütünleştirmektir. Saldırgan milliyetçi olmakla birlikte -özellikle de nasyonal sosyalizmde- ırkçı boyutlara varabilmektedir. Milliyetçi veya ırkçı fikirlerin benimsenmesi ülkelere göre değişmektedir; örneğin İtalyan faşizminde "İtalyan vatandaşlığı" kavramı ön plandayken, Alman nasyonal sosyalizminde ise "Alman kanı taşıma" düşüncesi ön plandadır. Mussolini'nin doktrininde vatandaşlık kavramı vurgulanırken, Hitler'in doktrininde ise kan bağı vurgulanmaktadır. İtalyan faşizmi milliyetçidir, Alman nasyonal sosyalizmi ise ırkçıdır. Faşist yönetimlerin başa geçmesi Almanya'da demokrasiyle, İtalya'da hükümdarı tehdit etmekle (Roma'ya Yürüyüş), İspanya'da ise iç savaşın kazanılmasıyla gerçekleşmiştir. Tarihe baskıcı rejimler olarak geçen bu yönetimler, o yıllarda mevcut oldukları ülke halkının çoğu tarafından, özellikle de Almanya'da desteklenmişlerdir. 1922'de Benito Mussolini İtalya Kralı tarafından başbakan olarak atanmış, 1924 seçimleri sonucunda ise % 61.3 oy alarak Faşist Parti'nin iktidarda kalması kesinleşmiştir. Adolf Hitler Ocak 1933'te Almanya Cumhurbaşkanı tarafından şansölye (başbakan) olarak görevlendirilmiş, Mart 1933'te yapılan seçimlerin sonucunda Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi % 43.9 oy alarak iktidarda kalmıştır. II. Dünya Savaşı'nın sonunda -İspanya'daki hariç- faşist yönetimler devrilmiştir.
•Faşizm'in Özellikleri
İdeoloji ve amaçlar
Faşizmde toplumsal yaşamın tüm alanlarını kapsayan bir tek ideoloji bağlayıcı olarak ilan edilir. Gerek devlet gerekse de iktidarın dünya görüşüne göre ve lider ilkesine göre örgütlenir ve belirlenir. Basın ve yayın kuruluşlarının mevcut ideolojiye göre yayınlar yapması zorlanır. Hakim görüşe zıt düşünceler ve muhalif seslerin çıkması çeşitli baskı unsurlarıyla önlenir. Aykırı yayın yapanlar sansürlenir, kapatılır veya başka türlü yollarla engellenmeye çalışılır. Böylece hakim düşüncenin karşısına farklı düşüncelerin çıkmasının önüne geçilmiş olunur ve tek tip düşünce, toplumda baskın hale getirilir. Faşizmin boyutu, bu koşulların ne kadarının somut olarak uygulamaya geçirildiğiyle doğru orantılıdır.
Lider ilkesi: Bu ilkeye göre toplumsal yaşamın tüm alanlarını kapsayan bir tek ideoloji bağlayıcı olarak ilan edilir. Gerek devlet gerekse de yönetim dünya görüşüne göre ve lider ilkesine göre örgütlenir ve belirlenir. Aynı şekilde işletmelerde de patron ve işçi arasında işletme yöneticisinin iktidarına dayalı bir ilişki kabul edilir.
Milliyetçilik ve vatanseverlik: 19. yüzyıl boyunca yükselen milliyetçilik 20. yüzyılda çeşitli ve aşırı boyutlara varmıştı. Faşizmde milliyetçilik en ön plandadır ve temel ideolojidir. Vatanseverlik ve millî değerler her fırsatta vurgulanmaktadır.
Antisemitizm ve ırkçılık: İtalyan faşizminin özünde ırkçılık yoktur, milliyetçilik ve vatanseverlik vardır. Fakat Alman nasyonal sosyalizminde ise katı bir ırkçılık mevcuttur.
Popülizm, anti-komünizm ve anti-liberalizm: İtalyan faşizmi ve nasyonal sosyalizmde popülizm ön plandadır. Liberalizm tümüyle veya zararlı yönleriyle reddedilir. Korporatif ekonomi uygulamaya konur. Komünizm, faşizmin düşman ideolojisi kabul edilir. Bunun nedeni komünizmin faşizme ideolojik olarak ters düşmesidir.
Hukukun işlevselleştirilmesi.
Rejim karşıtlarının ve aşağı görülen halk gruplarının idam edilmeleri ve/veya öldürülmelerinin haklı görülmesi ve bir devlet politikası olarak yürütülmesi.
Bir ulusa, kültüre ya da “ırka” üye insanların toplumun geri kalanı üzerinde üstün oldukları iddiası. Bu yaklaşım aynı zamanda lider ilkesinde de ifadesini bulur. Belli bir kişi diğer herkesten ve topluluktan daha isabetli kararları alabilir durumdadır.
Otoriter iktidar biçimleri ve sıklıkla totaliter bir sistem. Totalitarizm Alman ve İtalyan faşizmlerinde ön plandayken, Avusturya faşizmi ve falanjizmde vurgulu değildir.
Sosyal Darwinizm: Daha çok nasyonal sosyalizmde görülür. En iyinin ayıklanması ve egemenliğine dayalı toplum anlayışı. Yani ari ırk, başka bir deyişle üstün ırk kavramının devlet yapısında ve toplumsal yapıda etkili olmasıdır.
Karşıtlar
Komünizm: Özellikle Sovyet Devrimi ve komünizmin Avrupa’ya yayılacağı korkusu faşist liderler tarafından sıklıkla liberal ve muhafazakâr gruplarla ittifak kurmak üzere dile getirilmiştir.
Liberalizm: Batılı ülkelerin sistemi liberalizm bir tehdit olarak algılanmıştır. Liberalizmin bireysel özgürlük anlayışı, faşizmin görüşü ile taban tabana zıttır. Faşizm bireylerin tamamen devlete bağlı ve devletin kontrolü altında olmasından yanadır. Ayrıca liberalizmin ortaya attığı kapitalizmi modeli reddedilir, ve kapitalizmin ortadan kaldırılmadığı orta yol korporatizm desteklenir.
Demokrasi: Demokrasi; çoğulculuk düşünceleri ile, devlet, ekonomi ve özel mülkiyet arasındaki ayrımda faşizmi önemli bir düşman olarak görür.
Muhafazakârlık: Faşist hareketler sıklıkla muhafazakâr özellikler taşısalar da kendilerini devrimci olarak gören faşistler muhafazakârlarda laik vitalizmin ve “yeni insan” düşüncesinin düşmanlarını görürler.
Şekilsel ve örgütsel özellikler
Devlet içinde ve yanında başka bir devlet olan silahlı gizli servisin merkezi önemi. Kendi taraftarlarının gözetim altında tutulması.
Militarizm: Ekonomik hayat da dâhil olmak üzere toplumsal hayatın militarize edilmesi. Militer kitle yürüyüşleri ve büyük gösteriler faşizmin en önemli görünüşleridir.
Bilimlerin taraflılık yasasının egemenliği altına alınması.
Kitle seferberliği, parti propagandası yoluyla toplumsal alanın ve kitle iletişim araçlarının tekelleşmesi çabası.
Toplumun sürekli kışkırtılması, devrimci ilan edilen konular lehine zorunlu coşkunluk.
Kolektivizm: Halkın kitle olarak anlaşılması. Mussolini’nin stato totalitario kavramından beri faşist anlayış özel yaşama kadar toplumsal hayatın her alanında hak iddia eder. Aile, çocuklarla halk birliğine katkı yapacak olan davadaşlık birliği olarak düşünülür.
Pasifizmin aşağılanması. Bunun yerine hareket adı altında militarizmin ve savaşın yüceltilmesi.
Politik karşıtın ortadan kaldırılması eğilimi. Faşizme göre karşıt düşmandır ve bir an önce yok edilmelidir. Bu söylem esas olarak kitlelerin faşist yönetime örgütlenmesi amacıyla kullanılır.
Parti milisleri. Paramiliter çeteler.
Estetikleştirme ve mistikleştirme. Özellikle ulusun kendi tarihine yönelik mistikleştirilmiş bir algı.
Yiğitliğe, kahramanlığa ve savaşçılığa vurgu. Ataerkil yapıların yüceltilmesi.
Gençliğin vurgulanması. Gençliğin dinamizminin savaş taraftarlığıyla ilişkilendirilmesi.
Kimi ülkelerde bir yandan monarşi ve ruhban sınıf önderliğine yönelik vurgu, ama diğer yandan dini unsurların yerini alan ilerleme ve teknoloji inancı.
Bu özellikler bazen milliyetçilik, militarizm ve şovenizmden oluşan "Üç Sütun Modeli" ile özetlenir. Ancak bu bir yandan da faşist ideolojilerin başka temel özelliklerinin göz ardı edilmesine yol açan bir indirgeme olarak eleştirilir. Faşist hareketler yaklaşık olarak bütün Avrupa ülkelerinde ve birçok Latin Amerika ülkesinde bulunur. İspanya İç Savaşı’nda (1936-1939) Francisco Franco yönetimindeki falanjlar İtalya ve Almanya desteği sonucu iktidara gelmişler ve 1975’e kadar iktidarlarını devam ettirmişlerdir. Portekiz'de António de Oliveira Salazar Estado Novo ile faşist bir rejim kurmuştur. Avusturya’da Almanya’yla birleşmeye karşı çıkan Avusturya faşizmi rejimi kurulmuştur. II. Dünya Savaşı sırasında Almanya Hırvatistan’daki Almanya Rejimi gibi birçok faşist harekete yardım etmiştir.
Ekonomi
Hem liberalizmi hem de komünizmi reddeden bir doktrin olan faşizmin ekonomi politikası korporatizm isimli sistemdir. Korporatizm, toplumu organizmacı bir gözle görmenin bir sonucu olarak her kesimin tüm faaliyetlerinin amacını dayanışma ve ortak çıkara indirgeyen politik bir yaklaşımdır. Tahmin edileceği gibi burada farklı kesimlerin farklılıkları ancak ortak çıkar ya da devletin faydası ekseninde okunduğu müddetçe yaşayabilir. En tipik örneği Mussolini dönemi İtalya uygulamasıdır. Korporatif ekonomi ile İtalya'daki işsizlik azalmış ve millî gelir yükselmiştir. İşçi ile işveren, emek ile sermaye gibi arasında sorunların bulunduğu ekonomik tarafların ve toplumsal sınıfların arasındaki problemleri faşist devlet uzlaşma yoluyla çözmeye çalışır. Örneğin İtalya'da devlet tarafından kurulan ve Faşist Parti'ye bağlı olan sendikalar yoluyla İtalyan emekçilerinin hakları savunulmuş ve sermayenin işçi sınıfını ezmesinin önüne geçilmiştir. Sermaye sahiplerinin toprak ağalığı yapması yasaklanarak her şey devlet gözetiminde tutulmuş, ülkenin emekçi sınıfı olan işçilerle sermayeyi elinde bulunduran işverenlerin dayanışma içinde bulunması sağlanmıştır. Faşist sistemde devlet her şeyden üstün olduğu için sermayeyi elinde bulunduran zengin iş adamları Faşist Parti mensuplarına söz geçiremiyor, böylelikle sermaye devletin oluyor; bu sermaye de halkın çıkarına kullanılıyordu. Faşist sistemin korporatist ekonomi politikaları sayesinde İtalyan halkı refaha kavuşmuş ve sınıflar arasındaki sorunlar ortadan kalkmıştır. Çünkü faşist yönetim belli bir sınıfı değil, tüm ülkenin çıkarlarını düşünen politikalar uyguluyordu. Faşizmin ekonomi politikası daha çok orta sınıf tarafından desteklenmiştir. 1933'ten itibaren Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'nin (NSDAP) idaresinde bulunmuş olan Almanya'da da İtalya'dakine benzer devletçi uygulamalar yürürlüğe konulmuştur. Tek parti olan NSDAP'ye bağlı sendikalar kurularak Alman emekçisinin hakları savunulmuştur. En büyük sendika kuruluşu Alman Emek Cephesi idi. Nasyonal sosyalistler, zengin Yahudi iş adamlarına karşı tavır alarak hem Alman emekçilerini korumaya çalışmış, hem de Alman sermaye sahiplerini Yahudilere karşı güçlü kılmak için çabalamıştır. Yahudilerin tüm haklarının alındığı Nürnberg Yasaları'nın çıkmasıyla birlikte Yahudi iş adamlarının şirketlerine devlet tarafından el konulmuştur. Yahudiler her türlü meslekten alıkonularak yerlerine işsiz Almanlar getirilmiş ve işsizlik hızla azalmaya başlamıştır. Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi iktidara gelmeden önce % 15'i bulan işsizlik Hitler'in iktidar döneminde % 0'a kadar inmiştir.
Kaynakça:
-https://www.google.com/url?sa=t&source=web&rct=j&url=https://en.m.wikipedia.org/wiki/Fascism&ved=2ahUKEwiEv5bVg6PsAhUPxYUKHWKPDzcQFjAAegQIBBAB&usg=AOvVaw0HIctDKg0QEsh2HI1lOpuu&cshid=1602092566633
-https://www.google.com/url?sa=t&source=web&rct=j&url=https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Monar%25C5%259Fi&ved=2ahUKEwjpi-yJhKPsAhUMdxoKHYIHCNoQFjAAegQIAxAB&usg=AOvVaw2qOLlSpD4O9y3ZKHTmUST8
submitted by Doctor37141 to AnotherCity [link] [comments]


2020.10.07 08:12 bilgibirikim Renkli Lens

Renkli Lens
Renkli lens kullanımı günümüzde hem görüş niteliğini artırmak adına hem de güzel bakmak adına çok kullanılır. Göz sağlığı ve göz estetiği düşünerek üretilen lensler hemen hemen tüm firmalar tarafından tasarlanmıştır. Göz renginin değişimini ve görüşünü iki kat daha güçlü yapmak için renkli lensler veya şeffaf lensler kullanılabilir. Renkli lensler hem estetik hem de görme adına problemleri çözebilecek türde üretilmektedirler. Günlük ve aylık kullanımlara özel olarak üretilen renkli lensler istenilen renklerde ve çeşitler de bulunmaktadır. Göz rengine en iyi uyan rengi tercih etmek daha iyi bir görünüm sağlayacaktır. Kozmetik amaçlı kullanılan lensler hidrojel silikon teknolojisi kullanarak üretiliyor. Cesur göz renkleri, abartılı renkli renkler veya göz rengine yakın tonlarda olan lensler bulunur. En fazla kullanılan renkler arasında yeşil, mavi ve bal rengi lensler gelir. Alternatif olarak gri tonları ve kahverengi tonları da oldukça çok kullanılıyor.

https://preview.redd.it/b2w1wb017mr51.jpg?width=300&format=pjpg&auto=webp&s=52e0294f9b73b2433e9e983db59cd43aa5211989

Renkli Lens Alırken Nelere Dikkat Edilmelidir?

Gözlük kullanmaktansa numaralı renkli lensler veya normal şeffaf lensler kullanma olayı artık çok yaygınlaştı. Görme sorunlarına karşı da etkili olan lensler hayat kalitesini artırır ayrıca görünüşe de istedik katar. Orijinal ve doğal ürünleri tercih ederek göz sağlığını korumak mümkündür. Yeni nesil renkli lensler kullanmak yüksek verimlilik de görme olanağı sağlar. Gözle iyice uyumlu olduğundan fark edilmeden gözün ortaya çıkmasını sağlar. Lens alırken göze en uygun aralıkta lenslerin tercih edilmesi gerekir. Çünkü doğal bir görünüm elde etmek için kendi göz renginin renkli lensin altından görünmemesi gerekir.

Lens Modelleri

Numaralı veya numarasız olmak üzere birçok lens modeli bulunmaktadır. Dışarıdan çok fark edilmeyen gözle muhteşem uyum sağlayan, fark edilmeyen ince katmanlı lensler yüksek verimlilikte görüş kapasitesi, berrak ve etkili bir görme becerisine kavuşulmayı sağlar. Hayat kalitesini de artırır. Gözlük kullanımı zorunlu olduğu durumlarda gözlük kullanımından dolayı olumsuz etkilenen hayat kalitesini de yükseltmektedir. Numaralı ve renkli lensler çok çarpıcı renklerde kullanılabileceği gibi sade ve istenilen tonlarda lenslere de ulaşmak mümkündür. Makyaj ve kıyafetlerin tamamlayıcısı olarak lensler, kadınlar tarafından çokça tercih edilir. Lens alırken göz sağlığı için ürünün kalitesine önem verilmelidir. Lenslere uygun solüsyonların da kullanımı kolay ve kaliteli olanları tercih edilmelidir.
Kaynak: https://lensoptikal.com/
submitted by bilgibirikim to u/bilgibirikim [link] [comments]


2020.10.02 10:49 glutensizbeslenme Hangi Davalar Arabuluculuk Kapsamındadır?

Hangi Davalar Arabuluculuk Kapsamındadır?
Hukuki uyuşmazlıklarda arabuluculuk kanunu bulunur, buna göre ise tarafların sulh olabileceği ve hakkından, iddialarından vazgeçmesinin söz konusu olabileceği hallerde taraflar arabuluculuk hizmetinden yararlanabilirler. Bir de mahkeme kararının gerektirmediği hallerde buraya başvurulabilir. Ancak çok önemli bir noktayı belirtmekte fayda var, özellikle de bir mahkeme kararının gerektiği davalarda örneğin çocuğun velayetinin anneye mi babaya mı verilmesinin kararlaştırılması gibi konuları taraflar arabulucuya götüremezler.

https://preview.redd.it/bosxb50lanq51.jpg?width=1080&format=pjpg&auto=webp&s=98e3503ed518b02f0c9dd75676b5d378d1a0726f
Genel anlamda Adalet Bakanlığı’nın bazı davalarda arabuluculuk sistemini zorunlu hale getirdiği hususlar olacaktır. İşçi ve işveren arasında ortaya çıkan uyuşmazlıklarda artık söz konusu mahkemeye gitmeden önce arabulucuya gitmek gerekecek. Özellikle de arabulucuya başvurulmadan açılan davalar reddedilecektir. Alım satım sözleşmeleri gibi, deniz ticareti, sigorta uyuşmazlıkları, eser, kira sözleşmeleri ve bunların uyuşmazlıkları gibi konularda tazminat için özellikle de tarafların artık arabulucuya gitmesi zorunludur.
Kaynak : https://tulinbabaoglan.av.thangi-davalar-arabuluculuk-kapsamindadi
submitted by glutensizbeslenme to u/glutensizbeslenme [link] [comments]


2020.09.28 14:32 bilcoseo Balkon Güvenlik Filesi

Balkonlarda güvenliğin sağlanmasına yardımcı olan fileler kuş önleme filesi olarak da kullanılmaktadır. Kullanım alanına göre isimlendirilen balkon güvenlik filesi özel ipliklerden son derece kaliteli şekilde üretilmiş file çeşitlerinden bir tanesidir. Özellikle küçük çocuklu ve evcil hayvan sahibi olan evlerde kullanılması zorunlu olan ürünlerden bir tanesidir. Kazara ortaya çıkacak olan düşme gibi olaylara karşı emniyet almak amacı ile kullanılan balkon güvenlik filesi küçük çocukların korkuluk demirlerine başını sıkıştırmasının da önüne geçmiş olacaktır. Sadece apartmanların üst katlarında değil, ana okulu, zemin kotu bulunan evler gibi çeşitli alanlarda da bu fileleri kullanmaya ihtiyaç olacaktır.
Balkon Güvenlik Filesi Özellikleri
Balkon güvenlik filesi sadece çocuklar için değil evcil hayvanlar için de büyük koruma sağlamaktadır. Evcil hayvanların çok yüksek katlardan aşağı düşmesinin engellenmesi amacı ile kullanılan bu fileler koruyucu bir nitelikte olmaktadır. Montajı son derece kolay olan balkon güvenlik filesi ailelerin korkulu rüyası olan balkondan düşme sorunlarına karşı hem pratik hem de ekonomik bir önlem niteliğindedir.
· Son derece sağlam olan poliamid malzemeden imal edilmiştir.
· Yüksek derecede emniyet sağlar. Balkondan düşmeye karşı kaza risklerini ortadan kaldırır.
· Balkonlarda kullanılır. 4 cm, 7 cm ve 10 cm olacak şekilde farklı göz büyüklükleri bulunmaktadır.
· Kaliteli çelik malzeme kullanılarak imal edilen filelerimiz ayrıca TSE belgesine sahiptir.
Balkon Güvenlik Filesi Fiyatları
Balkon güvenlik filesi fiyatları kullanım alanlarına ve göz büyüklüklerine göre farklılık göstermektedir. Fileler firmamız tarafından müşteri taleplerine uygun olacak şekilde özel olarak imal edilmektedir. Yüksek derecede mukavemeti olan iplikten üretilen filelerimiz aynı zamanda estetik açıdan da kullanım alanları ile bütünleşmektedir. Balkon güvenlik filesi fiyatları dış ve iç mekanlarda rahatlıkla kullanılabilecek ürünler arasında yer almaktadır. %100 naylon ip kullanılarak imal edilen modellerin çok küçük çapta olan kuşlara karşı dahi koruma sağladığı bilinmektedir. Çocuk korumalığı olarak farklı alanlarda da kullanılabilecek olan bu fileler balkon ölçüleri baz alınarak özel bir şekilde tasarlanmaktadır. Farklı iklim koşullarından etkilenmeyen bu fileler balkonlarınızda rahatlıkla ve güvenle oturmanıza da imkan tanıyacaktır.
submitted by bilcoseo to u/bilcoseo [link] [comments]


2020.09.15 01:46 ihatescho0l Dünden bugüne Covid-19

Dünden bugüne Covid-19
Daha fazla dayanamıyorum, her gün aklıma geliyor, insanlara anlatmak istiyorum, ama "Uff çok uzatıyosun.", "Eee olcak o kadar." dan öte bir tepki almıyorum. Olaylar umarım ilerlemez ama ben ilerledikçe eklemeye devam edeceğim.
Öncelikle şunu unutmamalıyız bu hastalığın şakası yok ve sağlıkçılar olmazsa devam edemeyiz. Fakat toplum bu insanlara da robotmuş gözüyle bakıyor. Sağlıkçılar arasında kronik rahatsızlığı olanlar olabilir, eline uygun teçhizat verilmemiş olabilirler, belki nöbetlerinin bilmem kaçıncı saatlerindeki kaçıncı hastaya bakıyorlardır. Bu yüzden mümkün olduğunca sağlıkçılara iyi davranmamız gerek.
Listeye başlamadan önce ufak bir hatırlatma daha yapmak istiyorum:
Pandemi sürecince hayatını kaybeden sağlık çalışanlarını anmak için anıt sayaç siyahkurdele.com kuruldu.
Covid-19 geçirmiş kişiler isterse immun plazma bağışı yapabilirler.
Pandemi başından beri meslek hastalığı olarak kabul edilmeyen Covid-19'un, meslek hastalığı olarak kabul edilmesi için siz de imza verebilirsiniz.

Sizlere sırasıyla hepimizin başımızdan geçen olayları haber sitelerinden, youtube, twitter veya ekşiden linklerle sıralamaya çalıştım. Linklerini vermiş olduğum hiç bir görsel veya video bana ait değildir. Eksikler olabilir fakat belirtirseniz düzenleyebilirim. 10 Ocakla başlayalım:

• Covid-19 ile mücadele için 10 Ocak 2020'de Koronavirüs Bilim Kurulu oluşturuldu.

• Pandemi esnasında umreye gidip gelen kafile denetleme yapılmadan içeri alındı, Kyk yurtlarından öğrenciler gecenin bir yarısı apar topar dışarı atıldı, fakat umrecilerin bir kısmı öğrencilerin eğitim dönemi boyunca kaldıkları odalara, öğrencilerin şartlarının ne kadar kötü olduğunu "Şurada insan yaşar mı?" sözleriyle belirtti. Hatta toplum sağlığını umursamayıp karantinadan kaçmaya çalışanları, isyan çıkarıp, polise tüküreni oldu.
-Olayların ufak bir özeti.

• Sağlık çalışanları için ülke genelinde saat 21.00 civarında üç gece moral alkışı yapıldı, fakat dördüncü gün bir sağlıkçı darp edildi. Yedi gün sonra 112 çalışanlarına şiddet uygulandı, cep telefonu ile kaydedildi.
• Doktor Mustafa Tamur tarafından Sağlıkta Şiddet yasasının gerekliliği üzerine yapılan ufak bir açıklama.
• Sağlık çalışanlarına şiddet uygulanmaya devam edildi:
• 7 Nisan 2020'de öne sürülen "Sağlıkta Şiddet" yasası AKP ve MHP tarafından reddedildi.
• Bir gün önce "Sağlıkta Şiddet" yasa önerisini reddeden AKP ve MHP 8 Nisan 2020'de yani olaydan bir gün sonra sağlıkta şiddet cezalarını arttırmaya yönelik teklifinde bulundu.
• 15 Nisan 2020 günü yeni Sağlıkta Şiddet yasası yürürlüğe girdi.
-Türk Tabipleri Birliği’nin yeni yasa ile ilgili değerlendirmesi.
-Yeni yasa ile ilgili başka bir yorum.

Güney Kore, Almanya gibi ülkeler pandeminin ilk dönemlerinde vatandaşlarına para ve kaynak yardımında bulundu. Halkına Covid-19 testi uyguladı.
-Bizim ülkemizde millet vekili çocuğu WhatsApp üzerinden test kiti siparişi aldı. Önce yalanladılar, sonra kabul ettiler. Pandemi öncesi 2002'den beri 8 defa vergi affı yapan sosyal devlet, halktan telefon ve televizyon yolu ile 10 tl para istedi, bu esnada Ahlat Köşkü, 14 yeni araç kiralama, İstanbul kanalı için ihale, yurttaşlarla hiç bir alakası olmayan Afrika Kalkınma Bankasına yardım gibi harcamalar durdurulabilir, salgınla mücadeleye ek kaynak sağlanabilirdi fakat geri adım atılmadı, sarayı bitirmek tercih edildi. Sadece bununla da kalınmadı ülkenin sağlık çalışanları için yeterli koruyucu ekipman bulunmadığı, test kiti olmadığı söylendiği dönemde, İspanya, İtalya, Somali, Güney Afrikaya İsrail'e Covid-19 yardımında bulunuldu, İngiltereye tıbbi ekipman satmaya çalıştı, ama İngiltere ekipmanları yetersiz bulduğu için kabul etmedi. Kaynak kıtsa neden böyle bir şey yapıldı? Yok, eğer kaynak fazlaysa yurttaştan toplanan vergilerle neden sağlıkçılar ortada bırakıldı, yurttaşa yardım edilmedi?
Sağlıkçıların yeterli ekipman bulamadığına dair haberler:

Yabancı ülkelerde sokağa çıkma yasağı düzgün uygulandı.
-Bizde ise iki günü kapsayan sokağa çıkma yasağı son anda duyuruldu bu da izdihama, hastalığın daha da yayılmasına sebep verdi. Video veya fotoğraflar sekmesine tek tek bakarsanız daha net bir tablo var. Belediyelere önceden haber verilmedi, sorumlu kişi istifa etmedi.

• BBC Türkiye Türkiye'de koronavirüs: Cerrahpaşa'da bir gün videosunu paylaştı.

• Devlet tarafından dağıtılacağı iddia edilen maske sevkıyatı 3 hafta sürdü, bu esnada da sevkıyat bir çok kişi için yarım yamalak geçti. Halka maske yetmiyorken, başka ülkelere Covid-19 yardımına devam etmenin yanı sıra, ambulans uçakla İsveç'den Çin'den hastalar getirildi, İsveç olayının kurmaca olduğu ortaya çıkarıldı.

Ayasofyanın Camiye Çevrilmesi

Uyarılara rağmen Ayasofyanın açılışı önlemler kulak ardı edilerek, cuma namazı ile gerçekleştirildi. Hastalık bir çok insana bulaştı.
-Vekilin maskesiz videosu

Bayram için umursamaz davranıldı. Halktan kendi önlemini kendi alması istendi. İnsanlar şehirler arası dolaşarak hastalığın yayılmasına sebep oldu.

• Salgının başında halktan para istenirken, salgının en güçsüz olması gereken Yaz sezonunda turizm işletmelerinin cebini doldurmak için tatil kredisi dağıtıldı, halkı tatile gitmeye teşvik etmek adına televizyonlarda zorunlu reklamlar yayınlatıldı.

İşten çıkarmalar yasaklandı, işverenlere ücretsiz izin verme hakkı tanındı. Çalışanlar mağdur edildi. Kovulmadıkları için işsizlik maaşı da alamıyorlar.

• Bir çok ülkenin uçuşlarını kapadığı Rusya gibi salgının pik yaptığı yerlerden gelecek turistlere ülke kapıları ağızına kadar açıldı, Covid-19 test zorunluluğu olmadan, karantinasız, yalnızca ateş ölçülerek turistler ülkeye sokuldu.

• Salgın boyunca düğün, otogarda asker uğurlama ve cenaze törenlerine yönelik önlemlerin denetimi düzgün yapılmadı. Otogarlara ve cenazelere polis, bekçi yerleştirilebilir, düğün salonları kapatılabilirdi.

31 Ağustos Giresun Mitingi

30 Ağustos'un kutlanması salgın döneminde tehlikelidir diyenler, olayın ertesi günü 31 Ağustosta yapılan mitinge bir kısıtlama getirmemiş. Sağlık bakanının olayla ilgili açıklaması. Bu arada yanlış anlaşıma olmasın, pandemi süresince hiç bir bayram ve türevinin açıkta veya meydanlarda kutlanmasını desteklemiyorum, burada değinmek istediğim şey çelişkili davranıştır.
-Miting linkleri kalkarsa diye alternatif linkler:

• Türk Tabipler Birliği siyah kurdele ve yönetemiyorsunuz, ölüyoruz dövizleri ile yürüyüş yaparak farkındalık oluşturmaya çalıştılar, ama yürüyüşe izin verilmedi.

• Devlet Bahçeli, vaka sayılarında şeffaflık sağlayan, sağlıkçıların süreç içerisinde yaşadıkları problemleri dile getiren Türk Tabipler Birliği'nin kapatılması için çağırıda bulundu.
-Direkt twitter linkleri:
• Ekrem İmamoğlu, sağlık çalışanlarına motivasyon için spor tesislerinden ücretsiz faydalanma imkanı sundu.

• 17 Eylül 2020 Perşembe günü ülke geneli hastanelerde, önlenebilir sebeplerden dolayı vefat eden sağlık çalışanlarını anmak için saygı duruşu yapıldı.
-Diğer paylaşımlar:

Canan Kaftancıoğlu, sağlık bakanı Fahrettin Kocanın iddalarını yalanladı. Fahrettin Koca'nın iddalarının doğruluğu başka twitter hesapları tarafından da sorgulandı.

• 31 Ağustosta Giresunda miting yapan Recep Tayyip Erdoğan "Halkımız dikkat etmedi, tekrar işi sıkmak durumundayız." dedi.
-Canan Kaftancıoğlu'nun eleştrisi

Binali Yıldırım Covid-19'a yakalandı.

Türk Tabipleri Birliği Sağlık Bakanı ile görüşmesi sonrası basın açıklaması yaptı.

• Annesine aşı yaptırmayınca hemşireyi darp edip, bir hasta yakınını bıçaklayan kişi serbest bırakıldı.
• Kalp krizi geçiren sağlıkçının arkasından "Bize başka doktor bakamaz mı?" dediler. Olayla ilgili Tgrt haber yayını.

• 19 Eylül günü İzmir'de Türk Tabipleri Birliği "YönetemiyorsunuzTükeniyoruz" dedi.

• Türk Tabipleri Birliği canlı yayında 6 Ay'ın değerlendirmesini yaptı. Raporun pdf'si.

Keçiören'de Linç

https://preview.redd.it/a3j4wt3zr9z51.jpg?width=640&format=pjpg&auto=webp&s=bb5c9218c1cab81391af9fc3222c3aa568c19ad4
• Covid-19 ile boğuşan Ankara Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesindeki sağlık çalışanları, silahlı çatışmada yaralanan hastanın yakınları tarafından linç edilmeye çalışıldı.

EBA

• 6 Aylık bir hazırlık süreci, ve Eğitim Bakanı Ziya Selçuk'un "Dünyanın en iyi dijital eğitim altyapısını kuruyoruz.", "Uzaktan eğitimde dünyadaki 3-5 ülkeden bir tanesi Türkiye." demesine rağmen uzaktan eğitim sistemi EBA ilk günden çöktü. Milli Eğitim Bakanı sistemin çöküşünü “Bu olumlu bir haber” diyerek yorumladı. Nevşin Mengü'nün olayla ilgili tweeti. Olayların ardından Ziya Selçuk "Siber saldırı zannettik, meğer bizim öğrencilermiş" açıklamasında bulundu.

• İki Bilim Kurulu üyesi Covid-19’a yakalandı.

10351 yeni sağlıkçı göreve başladı.

• İzmir'de bir sağlıkçıyı boğazından kesici aletle yaralayan saldırgana 20 yıl indirimsiz hapis cezası uygulandı.

Kemal Kılıçdaroğlu, Türk Tabipleri Birliği ziyaretinde bulundu. Basın toplantısından ufak bir kesit.

• AKP yönetimindeki Beykoz Belediyesi'nin covid-19 mücadelesi için açtığı ihaleyi 21 gün önceden açılmış bir şirket aldı.

Ruykat Aziz, Yaşam Boyu Onur Ödülü’nü tüm sağlık çalışanlarına ithaf etti.

• Sağlık Bakanlığı, salgında canı pahasına çalışan sağlıkçılara %16-50 arasında bir zam yapılırken, hastane din görevlilerine %100 zam yapılacağını açıkladı.

Trabzon'da görev yapan doktor, bir hasta yakını tarafından "Çocuklarını yetim bırakmak istemem..." sözleriyle telefonundan ölümle tehdit edildi.

• Bingöl’de 112 ekibi, hasta yakınları tarafından saldırıya uğradı.

• Ek ödemelerine kesinti uygulandığı için hak talebinde bulunan sağlık çalışanları olaydan 3 ay sonra ifade vermeye çağırıldılar.

• Maske uyarısında bulunan bir çocuk darp edildi.

_______________________________
Sağlık bakanlığı verilerine inanmak isterdim ama bu tür başlıklar çok fazla:
* Donanımhaber'deki covid ölümlerine dair iddia.
* 14 eylül 2020 sağlık bakanlığı covid rezaleti.
* Türk Tabipleri Birliği Konsey Başkanı Sinan Adıyaman, Sağlık Bakanlığı verilerin doğru olmadığına dair iddiası.
* Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş ve İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Sağlık Bakanlığının verilerinin doğru olmadığını belirtti.
* Fahrettin Koca, belirti göstermeyen ama testi pozitif çıkan vakaların günlük açıklanan tabloda yer almadığını söyledi.
*2 ekim 2020 sağlık bakanlığı rezaleti.

Hatırlatmalar:
• Pandemi öncesinde hatırı sayılır vergi affı ile borçları silinen Bir çok şirket, geçekleştirilen "Biz Bize Yeteriz" bağış kampanyasına yardım yapılmadı.
• Her yıl ek bütçe isteyen, ve pandemi süresince somut bir destek sağlamayan, hatta Ayasofya'nın açılmasıyla salgını olumsuz yönde etkileyen diyanet işleri salgın süresince fonlanmaya devam edildi. Halbuki hizmetleri hayati önem arz etmeyen diyanet işlerin ödemeleri kısılabilir, ve şuanda ek bütçeye ihtiyaç duyan temel hizmet bölümü Sağlık Bakanlığına aktarılabilirdi. Böylece sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri tamamlanmış olur, atanamayan sağlıkçılar atanarak hastahanelerdeki iş yoğunluğu insani seviyeye indirilebilirdi. Ama bu insanların çabalarına değer bir maaş artış dahil gözlenmedi.
Salgın başından beri 15.09.2020'ye kadar önlenebilir sebeplerden dolayı ne yazık ki 28 sağlıkçı ihmalsizliklere kurban gitti.

Salgın öncesi veya esnasında istifa eden sağlık çalışanları için demediğini bırakmayanlar acaba asıl sorumluları da eleştirecek mi? Yoksa yine nefretinizi ölmek istemeyen, yalnızca yaşatmak isteyen sağlıkçılardan mı çıkartacaklar?

Covid geçirmiş kişiler isterse immun plazma bağışı yapbilirler.
Pandemi başından beri meslek hastalığı olarak kabul edilmeyen Covid-19'un, meslek hastalığı olarak kabul edilmesi için siz de imza verebilirsiniz.
Listede referans aldığım Yılmaz Özdil'in yazısı.

40.000 karakter sınırından dolayı, başka bir post ile devam etmek zorundayım. Postun devam linki için.

Kronolojik sıraya göre postlar:
  1. Dünden bugüne Covid-19
  2. [DevamPart II] Dünden bugüne Covid-19
  3. [DevamPart III] Dünden bugüne Covid-19
  4. [DevamPart IV] Dünden bugüne Covid-19
  5. [DevamPart V] Dünden bugüne Covid-19
submitted by ihatescho0l to svihs [link] [comments]


2020.09.12 20:54 melabaa YURTDIŞINA GİTME REHBERİ-TOPLADIĞIM BİLGİLER

Toplanın pek sevgili vadan hayinleri.
facebook'a hiç girmemiştim, bu grubu reddit'te buldum. bir sürü gönderinizi çalıp whatsapp gruplarda karıları güldürüp üstünüzden prim kastım, şimdi de topladığım bilgileri vererek karşılığını vereyim diyorum.
son zamanlarda sürekli yurtdışına nasıl gidilir, ne yarrak yeriz, gitsek bizi sikerler mi, hadi 1 kere siktiler ondan bir şey çıkmaz ama avrupalının bdsm kölesi olmayalım tarzında paylaşımlar görüyorum. son 2-3 senedir bütün hayatını yurtdışına gitmek üzerine ayarlayan birisi olarak nasıl gidebilineceğini bölüm bölüm anlatayım.
Öncelikle şunu belirteyim. İNGİLİZCE ÖĞRENMEK ZORUNDASINIZ. öyle benim ingilizcem var ama bana kadar var demekle olmuyor amk. bi siz akıllısınız ingilizce bilmeden giderseniz adamlar size suriyeli muamelesi yapacak doğal olarak. iş bulmaya çalışacaksınız adamla konuşamayacaksınız. bir bar göreceksiniz girerken kim bu aq sığırı diyecekler. bir kız göreceksiniz are you kola derken ya kız size sapık diyecek ya dalga geçileceksiniz. hıyarlık yapmayın, kendinizi küçük düşürmeyin öğrenin şu siktiğimin dilini. seviye olarak C1 falan gitmek için yeterli. kraliçeye sunum yapmayacaksınız sonuçta. udemy'de kurslar 25 lira alın takip ederek başlayın.
1-)evlenerek gitmek. bu iş eğer yurtdışında tanıdık düzgün birisi, uzaktan aile dostu, sizi de yanında isteyen gevşek bir akraba falan yoksa imkansıza yakın gençler. 5000 km öteden yamuk sikle ingiliz düşüremezsiniz. öyle bir yakışıklılığınız varsa zaten gidin manken olun amk.
2-)iltica bunu da görüyorum, eğer çok belirgin bir siyasi davanız, siyasi aranmanız vs yoksa kabul etmeleri çoğunlukla zor. adamlar bizim gibi değil amk adamların sınır kapısı cidden sınır kapısı. öyle ben aleviyim benim kapıma çarpı atacaklar diyen herkesi alsalardı türkiye'de alevi iran'da müslüman kalmazdı. adamları gerçekten türkiye'ye döndüğünüzde hayatınızın tehlikede olduğuna ikna etmeniz lazım. sıkıntılı bir olay valla, benim götüm yemez. ama bu konuyu merak ediyorsanız amerika'nın "ıslak ayak kuru ayak" politakasına vs bakın, araştırmanızı iyi yapın, böcek muamelesi görüp sonra da siktiredilme riskiniz olduğunu da unutmayın.
3-)iş bulma beyler valla bu denenebilir. kaybedecek bir şeyimiz yok aq. linkedin vs platformlara CV bırakın. benim denediğim olaylardan birisi de bu. adamlar genel olarak kaliteli eleman almak istiyor ama bunu belirtelim. eğer güzel bir üni bölümünde okuyorsanız, bitirmişseniz, 1-2 kurs sertifikasıyla destekliyorsanız işiniz kolaylaşıyor. bende onlar yok ben kendimi siktireyim insan kaynaklarına derseniz ona göre bir şey yapmaya başlayın aq. yazılım ve genel olarak siber güvenlik en sağlam konulardan. udemy, youtube ve coursera çok işe yarıyor. siktiğimin ingilizcesi zorunlu.
4-)yüksek lisansla gitmek bu da benim denediğim olaylardan birisi. şu an açıköğretimden yöneyim bilişim sistemleri fakültesindeyim. açıköğretim falan ama yüksek lisans şansı veriyor. parayı bastırınca hemen hemen her ülkede yüksek lisans yapabiliyorsunuz, üstüne bittikten sonra çalışma izni de veriyor. işi bulduktan sonra vizeyi uzata uzata vatandaşlığa kadar gidiliyor. düzgün bir alan seçin. yalnız bu olay para gerektiriyor. yıllık 15k gözden çıkarsanız 30k, giderlerle 40k$ para lazım. yapacak bir şey yok kuralları ben koymuyorum.
5-)dil okuluyla gitmek valla baktınız olmuyor en yapılabilir işlerden birisi bu. kanada'ya üniversitelerin açtığı dil kurslarına giderek, kursu bitirdikten sonra üniversiteye girişte dil şartını halletmiş oluyorsunuz. bu sürede ortama alışmış oluyorsunuz, üni sonrası çalışma izni alabiliyorsunuz 3 yıllık. ama şöyle bir sıkıntı var ne olduğunu olacağını iyi araştırın. üniversitelerin ve dil okullarının istekleri farklı olabiliyor. bazı üniler bitirdikten sonra çalışma izni vermiyor falan. iyi araştırıp seçerek gitmek lazım. şirketlere çok güvenmeyin kendi araştırmanızı kendiniz yapın. bu da para gerektiriyor ama yüksek lisanstan az. bölüme devam edeceksiniz falan derken siz kafadan 20k çıkarın yine.
6-)ankara anlaşmasıyla gitmek valla bunun için geç kaldık gibi. brexit sonrası bu olayı kaldıracak gibiler. bu olay basitçe şu, tr ile belli başlı ülkeler arasında yatırımcılara ve iş kuranlara öncelik verilmesini öngören bir anlaşma var. "ben ingiltere'ye gidip, eğitimini aldığım ve deneyimli olduğum bir konuda iş yeri açacağım" diyorsunuz. belgeleri bokları püsürleri topluyorsunuz. genel olarak baktıkları şeyler aldığınız eğitim, bunda sahip olduğunuz deneyim (min 3 yıl gibi), bir de en az 6-8 ay size yetecek ve işinizi kurabilecek kadar nereden geldiği belli olan nakit para. pound 10 lira olduğu için bu şu an benim tercihlerim arasında değil. elin adasında parasız kalırsak kimseden para da isteyemeyiz aq. kira 1000 pound olsa, 10k tl istemen lazım ki evsiz kalma. sikerler kamil hepimizi sikerler. yapacağınız işe göre değişir. ben freelance tasarımcıyım demekle, benzin istasyonu açıcam demek farklı sonuçta.
7-)şansı zorlayarak farklı ülkeleri denemek bakın bu da yapılabilir. mesela karadağ/montenegro'ya gitmek baya kolay. şirket açarak gidebiliyorsunuz. götü yiyen gider çğköfteci açar, tutarsa euro kazanır hayatını yaşar. tutmazsa ne yarrak yersiniz bilmiyorum. bir de dil okulu için amerika'ya gidip, sonra vize değişikliği vs derken kalıp kaçak çalışanlar var. amerika son zamanlarda çok karışık, onu da geçtim kaçak çalışırken bir şekilde polise yakalanırsınız sizi kaç yerinizden ne şekilde vururlar bilmiyorum.
ben ne yarrak yemeye çalışıyorum? açıköğretimi bitirmeye çalışırken hem bir yandan seçeneklerimi geliştiriyorum, hem kendime bir yol haritası çiziyorum, hemde farklı konularla ilgilenerek kendime pasif gelir getirebilecek alanlar açmaya çalışıyorum. örneğin mobil uygulama ve oyun yapmak gibi. bir de ingilizce falan kasıyorum işte. sürekli para kazanmaya, kazandıklarımı biriktirmeye çalışıyorum.
bakın gençler, eğri oturup doğru konuşalım, bu ülkeden bi yarrak olmayacak. bildiğin 40 yıl çalışsak yine hayatımızda değişen bir şey olmayacak, 3-5 kişiyi zengin etmek için uğraşıp duracağız. milletin pazara gitmek için aldığı arabaları alabilmek için yıllarca çalışacağız. belki aldığımız gün tarafikte orospu çocuğunun teki ya çekip vuracak ya bıçağı takacak, adam hapse bile girmeyecek olan bize olacak. patronlar bizi aylık 300 dolara, bir amerikalının aylık köpeğine harcadığı paraya günde 12 saat çalıştıracak, izin istediğimizde anasına sövmüşüz gibi yüzümüze bakacak. bizim sike sike bir şeyler yapmamız lazım. şimdi bazı orospu sıçmıkları gidip gitmeyi düşünmeden önce ülkeyi düzeltmeye çalışın diyecek, işte o orospu çocuklarını yanınızda bulundurmayın. bunlar kaypak birer götverendir, ülkeyi düzeltelim derler, bir şeyi düzeltmek için protesto ettiğiniz zaman size vatan hayini der, işten atılmanıza gülerler. hepsinin anasını sikeyim.
sonuç olarak ne yapıyoruz, insan gibi gidip yaşayabileceğiz şekilde kendimizi geliştirip, anadolu çomarı gibi dış güçler bizi almıyor demiyoruz. en kötü birisi alır herhalde amk, çoğumuz bu ülkeye fazlayız lan.
submitted by melabaa to KGBTR [link] [comments]


2020.09.11 16:06 acarosgb İş Güvenliği Nedir? - İş Sağlığı ve Güvenliği Ne İşe Yarar? - Acar OSGB

İş Güvenliği Nedir?

İş güvenliği, İSG kısaltması ile işyerlerinde işin yürütülmesi sırasında doğabilecek sağlığa zarar verebilen koşullardan korunmak amacıyla yapılan sistemli ve bilimsel çalışmaya iş güvenliği denir. İş güvenliği nedir sorusunun cevabına buradan daha detaylı ulaşabilirsiniz: https://www.acarosgb.com.tis-guvenligi/

İş Sağlığı ve Güvenliği Ne İş Yapar?

Kamu ve özel sektör fark etmeksizin tüm sektörlerde iş sağlığı ve güvenliği görevlisi bulundurmak zorunluluğu vardır. İşletmelerde, az tehlikeli sınıftan çok tehlikeli sınıfa kadar tüm sınıflarda zorunlu kılınan birkaç kriteri yerine getirmekle yükümlülerdir. Bu yazdıklarıma istinaden iş güvenliği ne iş yapar? İş güvenliği personelinin görevleri, yetki ve sorumlulukları nelerdir? Bu soruların cevaplarına detaylı olarak buradan ulaşabilirsiniz: https://www.acarosgb.com.tis-guvenligi/#ne-is-yapar

İş Güvenliği İstanbul

İstanbul ilimizde birçok OSGB hizmeti veren firmalar bulunmakta, fakat bu firmalar arasında ki fark ne? OSGB firması seçerken nelere dikkat edilmeli?
İş güvenliği İstanbul OSGB firması seçerken nelere dikkat edilmesi gerekiyor; ilgili yazımızın devamına buradan ulaşabilirsiniz: https://www.acarosgb.com.tis-guvenligi/#is-guvenligi-istanbul
submitted by acarosgb to u/acarosgb [link] [comments]


2020.07.31 22:41 karanotlar KÜRTLER BU KEZ DE YARDIM EDECEK Ml?

Mehmet Önder
Tarih, çağın yeni koşullarında kendisini tekrarlıyor. Alpaslan’nın Anadoluya girişinden günümüz cumhuriyetinin kuruluşuna kadar Türklere her türlü siyasi ve askeri desteğini esirgemeyen Kürtler, yeniden Türklere bir diktatörden kurtulmak için yardım edecek mi? Yada Kemalist rejimden kurtulmak ve siyasal islam sistemini oturtmak isteyen bir diktatöre mi yardım edecek?
Her ikisi de Kürtlerin gücünü karşılıksız kendi tarafına çekmek istiyor. Kemalistler kendilerini demokratik, çağdaş, ilerici, hukuka ve insan haklarına saygılı, modern Türkiye’nin sahipleri olarak görüyor. Kürtlere ” eğer haklarını istiyorsan ve bu değerlere inanıyorsan bizi desteklemelisiniz” diyor. Erdoğan ise ” bakın! bunlar putperest. Dinsiz-imansız. Sizi yıllarca kandırdılar. Şeyh Saidi, Seyit Rızayı astılar. Siz Kürtleri katlettiler. Islam çatısı altında birleşelim. Islam size hakkınızı verecektir” diyor.
İkisi de sahtekar. Biri Kemalist-faşist diğeri islamo-faşist. Birinci raundu Erdoğan kazanmıştı. Kürtler yalanlarına inanmış onu desteklemişti. ikinci raundu Kemalistler Kazandı. Kürtler Belediye seçimlerinde sekuler diye Kemalistleri destekledi. Kürtler, Kemalistler ile Osmanlıcı islamcılar arasında bir tercih yapmak zorunda değil. Tercihini kendi ulusal çıkarları, haklarını garanti altına alacak şekilde yapmalıdır.
Son günlerde muhalefette Kürtler aktüel hale geldi. CHP kongresinde mikrofonu eline alan Kürtlerden söz etti. Kılıçdaroğlu Kürt sorununu parlamento da halledeceğini söyledi. Parlamentonun ele alması demek siyasi çözüm demektir. Böyle bir şey için kendisinin iktidar olması gerekir. Maalesef Iktidar olmak için şansı kalmadı. ‘Son bir umut’ dercesine Kürtlere sarılıyor. Cemaat yazarları da Kürtlerden sık sık söz eder oldu. Ellerinde dünya kadar olanak olmasına rağmen direnemediler. Yeni keşf etmiş gibi şimdi de Kürtlerin mazlumiyetinden ve haklarından bahsediyorlar. Erdoğan, Kemalist rejimin dibini oyarken Kemalistler kılını bile kıpırdatmıyor. kıpırdayacak halleri de yok zaten. Umutlarını Kürtlerin dinamik ve direngen ruhlarına bağladıkları görülüyor.
Kürtler bu kez kendi hakları için hareketlenecek gibi görünüyor. Aksi girişimler ihanet sayılır. 900 yıldır hep Türklerin başarısı ve huzuru için hareket ettiler. Selçuklu ve Osmanlı için defalarca savaşa girdiler. Ittihat ve terakki için Ermenileri katlettiler. Kendi kendilerini katlettiler. Insanoğlunun yaşayabilecegi en büyük zulmü yaşadılar. Aldatıldılar. Türkler Anadoluya geldiklerinden beri Kürtler hep onlara yardım etti. Ortak yanları sadece aynı dine inanmalarıydı. Herşey Bağdatta oturan Abbasi halifesinin ricasıyla başladı. Halife Kürt beylerinden müslüman Alpaslana Bizansa karşı yardım etmelerini istedi.
Ibn’ ul Nedim, Imaduddin el Isfahani, Ibn’ ul Devadduri gibi tarihçiler, Şaddadi ve Mervani gibi Kürt hükümdarlarının Alpaslana 13.000 civarında seçkin birlikler verdigini anlatır. Osmanlının yükselme dönemine bakıldığında yine Kürtlerin etkili düzeyde desteği görülür. Tüm Kürdistan ülkesinide istila eden ve Amasya diplerine kadar gelen Safeviler, Osmanlı yönetimini ürkütmüştü. Vezirlerinin yenilgi korkusu ile karşı çıkmasına rağmen, Yavuz Sultan Selim kendisini tehlike konusunda uyaran Kürt heyetinin başkanı Idris-i Bitlisi ile anlaşarak Safevilere karşı savaş açtı. 25 Kürt beyinin desteği ile Safevileri Tebrizin gerilerine kadar sürdü. Bağdata girdi. Mısırı aldı. Bu süreçte Yavuzun emri ile binlerce Alevinin katledildiği de bilinir. Zaferden sonra mükafat olarak beylikler yeniden yetkilendirildi ve beyliklerin hakim oldugu bölgeye resmi olarak Kürdistan denildi. Kürt beylikleri 2. Mahmut dönemine kadar uzun bir süre bölgedeki iktidarlarını korudular.
  1. Dünya savaşında Hicazda, Trablusgarbda ve Yemende 0n binlerce Kürt genci Osmanlının düşmanları ile savaşırken yaşamını kaybetti. Trablusgarbda öncü birlikler “Kürt Taburları”idi. Yemene savaşmaya sadece Muşlu Kürtler gitmişti. Sarıkamışta ölen Kürtlerin sayısı hala tam olarak bilinmiyor. En önemlisi Mustafa Kemal’in kurtuluş savaşı ve Cumhuriyetin kuruluşu…Bizans entrikalarına taş çıkaracak cinsten ayan beyan yalan ve kalleşlikle dolu. Savaşı yürütürken sadece islama güvendi. Ortada Millet diye bir şey yoktu. Kürt beylerini “ortak vatan” sözü ile kandırdı. Lozana gitmelerini şantaj, tehdit ve rüşvetle engelledi. Tapuyu alır almaz komplolar, siyasi cinayetler, katliamlar başladı. Ardılları günümüze kadar bu işi ustaca yapmayı sürdürdü.
Osmanlıcı siyasal islam ile Kemalistlerin hesaplaşması mutlaka yaşanacak. Direnişi, mücadelesi, deneyimleri ile herkesin saygı duyduğu bir güç haline gelen Kürtler, bu hesaplaşma sürecinden elbette etkilenecektir.
Kemalistler de siyasal islam da Kürtlerin bu süreci eli boş atlatmaları için ellerinden geleni ardına koymayacaklar. Öyle sinsi bir politika yürütülüyor ki kendi aralarında hesaplaşma sürerken bile Kürtler aleyhine meclise getirilen her türlü kararı, aralarında ki anlaşmazlıkları bir tarafa koyup topyekün desteklediler. Şimdiden baslamışlar zaten Kürt mücadelesini “Kimlik mücadelesi, ötekileştirme” şeklinde asağılamaya. Yağma yok!
“Devrimler firsatları değerlendirme sanatıdır” deniliyordu. Bu formül ulusal mücadeleler için de geçerlidir. Kendi hakları için gerekirse ‘şeytan’ ile işbirliğine gitmeli ve her firsat değerlendirilmelidir. Artık Türklerin refahını korumak, zaferlerine yardım etmek yerine, kendi haklarını almak ve Kürtlüğü özgür bir geleceğe taşımak esas alınmalıdır.
Türk rejimi tıkandı. Deyim yerindeyse “buraya kadar”… Bir mucize olmaz ise Erdoğan, kesinlikle muhalefeti ve Kemalizmi tasfiye edecek. Bu tasfiyeyi yavaş yavaş yapıyor. Sürece yayıyor. Uluslararası alanda meşru kalabilmek için şu an muhalefete ihtiyacı var. Yoksa varlığını ortadan kaldırmak için, dincisiyle, liberalistiyle, faşistiyle ve zorunlu olarak Kürdüyle ittifaka giren Kemalistleri, gözünü kırpmadan siyasal hayattan siler. Bunu kendine göre düzenlediği hukuk yolu ile olmazsa, şiddet yöntemleri ile de yapmaktan çekinmez. Erdoğanın kaybetmesi demek dünya siyasal islamın da kaybetmesi demektir. Bu nedenle onun uluslararası girişimleri dikkatlice izlenmelidir. Siyasal islamın sonunu uluslararası güçler hazırlayacaktır.
Yunanistana efelenmesine uluslararsı güçler ciddi şekilde karşılık verince, araştırma gemisini Antalya limanına çekerek barış dilenmeye basladı. Dünya onun bu çapsızlığını biliyor. Aklı sıra uluslararası dengeler ile oynayarak ayakta kalabileceğini sanıyor. Siyasal islami yerleştirmek için savaşa ihtiyacı vardır. Savaş için paraya, petrole ihtiyacı vardır. Güney Kurdistanı işgal manevraları bunun içindir. En küçük bir destek görürse eğer Musula kadar gitmesi ihtimal dahilindedir. Katar desteği Amerikanın düdük çalmasına kadardır. Ona güvenemeyecegini biliyor.
Süreç Kürtler açısından stratejiktir. Tercihini birlikten yana yapmalı, uluslararası desteği almaya çalışarak ne Kemalizme ne de siyasal islama alet olmayarak kendi çıkarlarının peşinden gitmelidir.
https://rojevakurdistan.org/kurtler-bu-kez-de-yardim-edecek-ml-2/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]